İSLÂM´DA TEVEKKÜL ANLAYIŞI, KAZA VE KADER YAKLAŞIMI

Âlemlerin Rabbine hamd ve sena, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav)´e, onun al ve ashabına salât ve selam olsun.
İnsanların, bütün işlerinde Allah´a dayanıp güvenmesi, onun iradesine boyun eğerek, işin sonucunu ona bırakması, inancın bir gereğidir.. Tevekkülün sözlük anlamı, güven duymak, işi başkasına havale etmektir.
Dini terim olarak tevekkül, esbabına tevessül ettikten sonra işin sonucunu Allah´a bırakmaktır. Yani bir taraftan meşru hedefe ulaşmak için gerekli tüm çabayı gösterirken diğer taraftan da Allah´a dayanıp güvenmek ve işin sonunu ona havale etmek demektir Yüce Allah, Kur´an-ı Kerimde bu hususta şöyle buyurmuştur.” Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah´a tevekkül et. “  O´na dayanıp güven. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever. Al-i İmran 159. Ayette bir iş yapmağa karar verdiğimizde Allah´ın yardımının geleceğinin ümidi içinde neticenin ona bırakılması beyan edilmektedir. Maddi ve manevi yönden bize düşen görevin ifasından sonra neticeyi yaratandan beklemenin Mevla´mızın isteği olduğu vurgulanmıştı.
Tevekkül İslam akidesinin bir gereğidir. Tevekkül müminlerin işidir. Gayri Müslimlerde tevekkül anlayışı yoktur. Yüce Allah, Kuranında,” müminler yalnız Allah´a tevekkül  etsinler “buyurmaktadır. Al-i İmran / 122. Esbabına tevessül ettikten sonra işin neticesinin hayırlı olmasını Allahtan beklemek, bizleri güvenli ve huzurlu kılar.  Allah´ın bizlere verdiği sınırlı irademizle arzu ettiklerimiz, onun mutlak iradesinde yer bulmazsa beklentilerimiz gerçekleşmez. Zira her şeyi dileyip yaratan Allah´tır. Tedbir bizden takdir Allah´tandır. Enes b. Malik anlatıyor. Bir gün Peygamberimiz (sav) efendimize bir adam gelp”,Ey Allah´ın Resulü devemi bağlayıp damı tevekkül edeyim, bağlamadan mı, tevekkül edeyim diye sordu. Efendimiz, deveni bağla ve Allah´a dayanıp güven” buyurdular.  Ebu İsa ,Tirmizi. Çalışmak, yolunda bulunmak, tedbirli olmak bizlere aittir. Yaratmak,  nasip etmek, ihsan etmek, Allah´a mahsustur. Allah´ı her işimizde vekil kılıyor olmak, onunla daima zikirle, tefekkürle, tesbih, dua ve şükürle birlikte olduğumuzu gösterir. Böyle olunca da kalben mutlu oluruz. Bu mutluluk bizleri zinde kılar. Stresten, karamsarlıktan, bunalımdan, güvensizlikten kurtulmuş oluruz.
Cenab-ı Hak Kur´an-ı Kerimde şöyle buyurdular “ ( Ey muhammed) Eğer aldırmazlarsa onlara de ki, Bana Allah yeter. Ondan başka ilah yoktur. Ben ona dayanıp güvenmekteyim. O, o büyük Arşın Rabbidir”. Tevbe / 129.Ayet-İ Kerimeden Allah´ın bizlerden kendine dayanıp güvenmemizi istediğini anlıyoruz. Allah dilemezse bizim isteğimiz bir anlam ifade etmez. Her arzu ettiğimizin meydana gelmesi için Allah´ın yardımına daima muhtaç olduğumuzu bilmeliyiz.  Yüce Allah şöyle buyurmuştur.” Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir?. Müminler, ancak Allah´a tevekkül etsin.” Ali İmran, 160. Peygamberimiz  (sav) efendimiz bir hadisinde şöyle buyurdular.” Eğer siz Allah´a hakkıyla tevekkül edip güvenseydiniz, kuşların sabah aç karnına yuvalarından çıkıp, akşam karınları doymuş olarak yuvalarına döndükleri gibi, size de ( kolayca bol) rızık ihsan ederdi.” Tirmizi, zühd, 33. Hz Ömer (ra) bir gün medinede bir cadde üzerinde yürürken sırt üstü yatarak ellerini semaya kaldırmış vaziyette Allah´ım beni rızıklandır, diye dua eden birini görmüştü.
Yanında durdu ve ey Allah´ın kulu, bu şekildeki halinde Yaratan sana, semadan hazır olarak rızık göndermez. Kalk ve rızık için çalış, çabala, yolunda bulun sonra Allahtan arzu ettiğini iste buyurdular.
Demek oluyor ki, önce biz, bize düşeni yapıyoruz. İşin esbabına tevessül ediyoruz, sonra mevlamıza tevekkül ediyoruz. İşin meydana gelmesi için çalışıyoruz, çabalıyoruz neticenin hayırlı olarak ortaya çıkması için Allah´ı vekil kılıyoruz. İşte İslam´daki tevekkül anlayışı bu olsa gerek. Yoksa yan gelip yatarak Allahtan bir şey istemek doğru değildir. Bu hal, İslam´daki tevekkül prensibine uygun değildir.
Rab-kul/Allah-insan ilişkisinde güven zaafına ve kuşkuya yer olmadığı muhakkaktır. Kur´an´da; kulun kendi sorumluluklarını yerine getirdikten sonra evreni düzene sokan Allah (cc)´a sonsuz güven beslemesinin üzerinde ısrarla durulmuş, güçlü imanın, tevekkülde tam teslimiyeti gerektirdiğine işaret edilmiştir. Kur´an ayetleri; işlenen iyiliklerin kişinin faydasına kötülüklerin de zararına olduğunu bildirmekte; kulun irade özgürlüğü ile donatılmış olduğuna, iyi ile kötüyü ayırt ederek tercihte bulunabilme yetenek ve melekelere sahip olduğuna işaret etmiştir.
Her şeyin sınırını tayin eden bir ölçü vardır. Her şeyi yoktan var eden Allah (cc), sınırı ve ölçüyü denge unsuru olarak varlık âleminin işleyişine yerleştirmiştir. Öteden beri ilahi sistemin belirlemiş olduğu ve geleceği içinde saklayan kader konusu, doğrudan ilgilisi olduğu insanın merakını celbetmiş olmasına rağmen en yetkin kimselerin bile izah edemedikleri ilahi bir sırdır. Nitekim Hz. Peygamber (sav), kader konusunu tartışan sahabeyi ikaz ederek bu tür tartışmaların felakete sebebiyet vereceğini bildirmiş ve bunun mesele olmaktan çıkarılması gerektiğine işaret etmiştir. Yüce Allah´ın ilim ve irade sıfatlarının tecellisiyle evreni, içindekileri ve cereyan eden hadiseleri belli bir nizam ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî Kanununun ifadesi olması bağlamında kader; ezelden ebede kadar vuku bulması mukadder olan her şeyin ezelî ilimle bilinip sınırlanması ve takdir edilmesini ihtiva etmektedir. Mukadderatın, evsafına uygun olarak meydana gelmesini ifade eden kazanın; önceden belirlendiği şekilde ortaya çıkmasını öngörmesi; zihinlerde, nimet-külfet dengesini ayakta tutan insan iradesinin gölgede bırakıldığı kuşkusuna zemin hazırlamıştır. Kaza ve Kaderin bir mesele olarak Kelam ilminin önemli konularından birini teşkil etmesinin nedeni de budur.
Allah (cc)´ın ezelî manada bir şeyi bilmesinin, kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. O nedenle insanlar, Allah´ın, kendileri hakkında, hangi bilgiye sahip olduğunu sorgulamak yerine kendilerinden bekleneni yaparak iradelerini iyiye ve olumluya yönlendirmeleri icap eder. Kader konusunun birçok ilahi hikmet gereğince gizli tutulmasının en önemli nedeni bilinseydi eğer, olumsuz etkisi altında kalınır, çalışma prensibinin yönlendirdiği hayat bütünüyle felç olurdu. Zaman ve mekânla kayıtlı bulunan insan aklı, zaman ve mekân boyutlarından münezzeh olan ilâhî ilim, irade ve kudreti kavrayabilme güç ve yeteneğine sahip değildir. Bu mesele üzerinde lüzumsuz ve anlamsız tefekkür, ruh sağlığına da zarar verir. Fiillerin yaratılması kulun seçimine göre şekil kazanacağı için söz ve eylemde hep iyi olan tercih edilmeli, yani iyi niyet hayata egemen kılınmalıdır.
Kul hep iyiye yönelerek, onu işlediği halde sonuç olumsuz da olsa görevini yapmış olmanın huzurunu yaşar ve çalışmasının mükâfatını alır. Ancak olumsuzluklar karşısında insan fıtratı, bir suçlu arama eğilimindedir. Hiçbir muhatap bulamazsa günah keçisi olarak kaderini ilan eder. ‘Kaderim böyleymiş ne yapabilirim´ mantıksal çıkarımıyla teslimiyet gösterdiğini zannederek sorumluluktan kaçma kolaycılığını seçer. Oysa gerekenler yapıldıktan sonra Allah (cc)´a tevekkülde bulunarak teslimiyet gösterilmelidir. Bu nedenle başa gelenleri kaderden bilmek, sorumluluğu yerine getirmek koşuluyla doğrudur. Zira “İnsan için mutlaka çalıştığının karşılığı vardır” prensibi, tevfik ve inayetin vasıtası ve sorumluluktan kurtulmanın çaresi olarak gösterilmiştir.
İnsanın başına gelenler, Allah (cc)´ın onun için ezelde yazmış olduğu şeyler olduğunda kuşku yoktur. İnsan, uzaktan kumanda edilen bir robot olmadığı gibi; iradeden yoksun olan ve tamamen tepkiyle/refleksle hareket eden bir canlı da değildir. Öyleyse kulun hatta toplumun fiilleri, iradeleri yönünde yaratılmaktadır.
Allah Teâlâ´nın yazmasında ise dünya ve ahiret hayrı vardır. Bazen olumsuz şeylerin de hayra delalet edeceği dikkate alındığında akıl sınırlarını zorlayan hatta aşan İlahi ilmin, kullar tarafından öğrenilmesinin mümkün olamadığı görülecektir. O halde insanın, görev bilincine sahip çıkarak sadece ona güvenip dayanması, emrine ve takdirine gönül hoşluğu ile teslimiyet göstermesi, takva sahibi olmasının da gereğidir.
Hayır ve şerrin Allah´ın takdiriyle vücut bulduğunu gönülden benimsemek, Allah´a yönelişin önemli unsurlarından biridir. Kullar cihetiyle kerih görülen şeyler, sonsuz merhamet sahibi ve kullarının hayrına olan şeyleri yaratan Allah (cc) nezdinde bizzat hayır olabilir. Zira kullarına merhametle muamele etmeyi kendisine ilke edinen Yüce Allah (cc), onların faydasına ve hayrına olan şeyleri yaratır. Şu halde insan iradesi, hayır olarak bildirilen sebeplere yönelmeli, tevfik için Yüce Yaratan´dan yardım istemelidir. Kuraklık, kıtlık, ürünlerin veya hayvanların maruz kaldığı afetler gibi yeryüzünde; ölüm, hastalık, yaralanma ve hapis gibi nefislerde vuku bulan her musibetin; lütfedilen başarılar, yüce kattaki bir kitapta yazılmış ve imtihan konusu olarak belirlenmiştir. Karşılaşılan her musibet, ya bir günahın kefareti, ya da bir mükâfatın habercisi olabilir. Bu nedenle yaratana sitemkâr hatta isyankâr ifadelerde bulunmak ve o şekil tavır takınmak, kulluğun acziyet ve tevazu anlayışıyla bağdaşmaz. Kur´an, günahlar sebebiyle ortaya çıkabilecek olan sıkıntı ve felaketlerin, aslında imtihan vesilesi olduğunu haber vermekte, her olumsuz durumun mutlaka günahlarla ilgili bir geçmişi olduğunu düşünmenin yersiz olduğuna işaret etmektedir. Yapılıp edilenlerin istikamete muvafık olduğunu kontrol etmek için de her fırsatta iç denetime müracaat edilmesi kaçınılmaz kulluk ödevidir.
Varlığın yegane sahibi olan Allah (cc), kullarından, hak ve hadlerine riayet ederek ve sorumluluklarının bilincine vararak yaşamlarını sürdürmelerini, yaratanın en iyi olanı bildiğini ve kullarının iyiliğine olan şeyleri yarattığını benimseyerek yaşamalarını, bütün bu hususların gerçekleştirilmesi için de vahyin rehberliğinde iradelerini eğitmelerini ister.

Dualarda buluşmak dileğiyle…

YORUM EKLE

banner17

banner18