NE YAZABİLİYORUZ, NE OKUYABİLİYORUZ...

Düşünmek ister misiniz?

Üzerinde titizlikle çalıştığınız bir esere ne amaçla emek verdiğinizi? Günümüz dünyasında bunun cevabı zor değil aslında. Popüler kültürün çocukları olarak bizler, adımızın marka olması için uğraşıyor, en çok sözü edilen eserin sahibi olmak için kendimizi kimliğimizden ödün verecek kadar harcayabiliyoruz. Kendimizi ispat etme çabamız söz konusu olduğu için de, içinde bulunduğumuz ve küresel hâle gelen kültürün adını, sosyologlar ve uzmanlar 'popüler kültür' koymuşlar.Yani çabucak kullan ve at, metalaş ve metalaştır, tüket ve öl.

Toplumu McDonaldlaştırma hâyâli ile bir yaşam biçimi tasarlayanlar, bu kavramlarla beraber insan emeğini de fast-food hâle getirmiş, çabuk tüketilen hızlı materyaller üretmelerini telkin ederek amaçlarına ulaşmışlardır.

Düşünün ki dünyaca ünlü besteci Beethoven, sağır olmasına rağmen müzik tutkusundan vazgeçmemiş, bestelerini yapmadan önce soğuk suya soktuğu kafasında hiç bir zaman popüler olamamak kaygısı taşımamıştır.

Yine dünyaca ünlü yazar Franz Kafka, yaşamı boyunca pek tanınmamış, hayatı türlü zorluklarla geçmesine rağmen yazmak aşkından vazgeçmemiştir. Öldükten sonra kıymeti bilinenlerden biri olarak, bu muhteşem yeteneğinin sefasını süremeden, erken yaşta yine yokluk içerisinde yaşama veda etmiştir.

Tolstoy gibi bir kalemin üne kavuşmak gibi bir derdi olmamış, hatta yazmak sevdası paranın çok ötesinde olduğundan, eserlerinin telif haklarından bile vazgeçmiştir.

Cemil Meriç, Necip Fazıl ve daha niceleri öldükten sonra değer görmüş; nam yapmak, şöhret elde etmek amaçları hiç olmadığından, bu insanların motivasyon aracı şöhret ve para değil, aşk olmuştur. Bundan dolayı da asırlardır aramızda ve dipdiriler.

Motivasyon araçlarınız sizin kim olduğunuzu ele veren donelerdir. Para ve şöhret üzerinden güdülenerek ortaya koyduğunuz hiç bir ürünün, eser olması mümkün değildir. Karnınızı doyuracaktır ama ruhunuz hep aç kalacaktır.

Bu isimlerin çoğu açlıktan öldü ama ruhlarının ötesine öyle bir geçmişlerdi ki; maddeci ruhların, o gönül bereketine ulaşamamalarının net ifâdesidir içinde bulunduğumuz durum.

Bir eser ortaya çıkarma güdüsü kalbinizi mıncıklarken, bunu ne için icrâ edeceğiniz, eserden çok daha önem arzediyor.

Yazmak mevzûsunu ele aldığımızda, bunun sıradan bir eylem olmadığını kabul etmemiz gerekir evvelâ. Hareket noktası; alacağımız ödülleri aklımızdan geçirip, maddî kaygılara düşerek, şöhretin aracısı olarak gördüğümüz kaleme, en büyük hakareti yapmış olmanın bilinçsizliğiyle, ortaya çıkardıklarımızdan ibaret olacaksa; bir kalbi harekete geçirecek güce ya da kendi kalbimizin kirini giderecek aydınlanmaya asla ulaştırmayacaktır bizi. Yazmak dürtüsü sizi tüm madde ve heves âleminden uzaklaştırmıyorsa, kaleme hiç ilişmeyin derim. Kalem; tüm hırslardan, heveslerden, çıkarlardan arınmadığı sürece ne sahibini edeble yoğuracak, ne de mahremini size açacaktır. En bakir cümlelerin perdesini aralamaya çalışmak, iğneyle kuyu kazar gibi kelime avcılığına çıkmak, yazmasa çıldıracak noktaya gelmek, kağıdın olmadığı yerde duvarlara kalbini ve beynini akıtmak, yemeğe değil de yazmaya acıkmak ve hatta yazdıkça acıkmak, günlerce üzerinden akan kiri farketmeyip, bacağından akan irini hissetmeyip, sadece mürekkebi bitince hâlinin ne olacağını düşünen insanların yazdıkları ile sizin yazdıklarınız asla aynı etkiyi bırakmayacak göğün mavisinde, ateşin kızılında, toprağın üzerinde...

Sizin yazdıklarınız hep sancı olacak, ham meyve yiyen gibi karın ağrıtacak. Yazdığınız hava kirlenecek, ateş üşütecek...Maddeyi, şöhreti, menfââti hedefleyip kaleminizin ucuna taktığınız tüm duygular hep can alacak. Onlar kalemle nice ölgün canlara cansuyu olurken, sizin kalemleriniz iç oyacak. En afilli kelimeleri de yazsanız, kalemin hep uzağına düşeceksiniz. Toplum neden iyileşmiyor biliyor musunuz? İyileştirmek gibi bir derdi yok yazanın çün ki. Yazılara dökülen kalpler hasta. Bundan dolayı tesir etmiyor.

Yazmak eyleminin sırrına ermelisiniz evvelâ. Sorumlulukları bir erkeğe nispeten fazla olan kadınlar, yazmak adına kendilerine ait bir dünya oluşturmak için, dezavantajlı konumda olduklarını düşünürler. Bu fikre en tabîi olan ve bu hususta kadınların adeta ezilmiş, bu duruma da kafa kaldırmaları gerektiğini eserlerinde salık veren, feminizmin öncü isimlerinden Virginia Woolf'a hiç bir zaman katılmadım. Böyle düşünmesi, yaşadığı çağın batı medeniyetsizliğinde, kadın değersizliği üzerinden ele almasıyla ilgili olabilir fakat depresif ve intihara meyilli ruh hâlinin, kendi gerçeğinden kaçabilmek ve kafasındaki sesleri susturabilmek adına, başka bir sese kulak vermesinin, kendisine daha iyi geleceğinden kaynaklı olma ihtimâli de yüksektir; erkeklere meydan okuyarak, iç sesini bastırmak. Oysa karşı koyduğu ve direnişinde silah olarak kullandığı her iki sebep de, yine kendisine çıkan, içindeki sesleri daha da yükselten bir çığlığa dönüşmüştür. Hayatı boyunca erkekler tarafından yaşadığı sıkıntıları unutmak adına kaleme sığınmasını, erkeklere meydan okumak istediği bir alana dönüştürmüştür. Eh, erkekler hususunda yaşadıkları az buz değildir fakat edebiyat, bir iyileşme hareketi olmamıştır kendisi için. Edebiyat iyileştiren bir ilâç iken feminizmin öncülüğüne işi götürecek kadar hasta etmiş ve erkeklerle olan kavgası hiç bitmemiştir. İç sesinin delirten çığlığını susturamamış, tüm kadınları da erkeklere meydan okumaya davet etmiştir. İç sesini bastırabileceğini sandığı tüm o edebiyat ateşi, aksine çığlığını fazlaca gün yüzüne çıkartmış, yanlış metodlarla kendisini intihara kadar sürüklemiştir. Elbette erkeklere güzelleme yapsaydı iyileşirdi demiyorum lâkin; ruhî bunalımlarına çözüm olsun diye sığındığı odasından daha da bilenmiş ve bunalmış olarak çıkması, noktayı da feminist hareketle koyması, kadınların yazmak konusunda dezavantajlı konumda olduğu fikrine pek uymamaktadır. Avantaj sağladığı pozisyonu sağlamışken, bir de üzerine mevzî belirlediği alandan saldırıp, kadınlara da kendi özel hayatının intikamını aldırmaya çalışacak kadar dolduruşa getirmesi, pek de masum ve ezilmiş kadın imajı çizmiyor. Virginiacığım, sana katılmıyorum.

Sessiz ortamlar, huzurlu saatler ya da tatlı melodiler eşliğinde meydan kovaladığım bir eylem değildir benim için yazmak. Yazıların taslağını hep en sıkışık, en yorucu, en nefretlik anlarda oluşturuyor, hatta Kemal Sunal'ın başrolünü oynadığı; "Atla gel Şaban" filminde kuponları bir türlü tutturamamasının sebebini, her sabah bindiği minibüste karşılaştığı; tepesindeki işkembe filesi olmayan amcaya, dedikodu yapmayan teyzeye, kalabalık olmayan minibüse bağlıyor ve tüm bunları, başarısında totem hâline getirmiş olmasından kaynaklandığını ifâde etmeye çalışıyordu. Kendimi çoğu zaman bu sahneyle özdeşleştiriyorum. Gürültünün, öfkenin, dar zamanın, haksızlığın, acının, "çorabım nerede?" gibi tuhaf soruların eşliğinde taslak oluşturuyor ve yazdıkça da tüm bu yaşananlara bilenmek yerine rahatlıyorum. Bu karmaşayı arıyorum yazabilmek için. İnsanın, kendini gerçekleştirebilmek adına ihtiyaçlar hiyerarşisinin basamaklarında sırasıyla yol alması gerektiği fikrine de katılmıyorum. Öyle olsaydı, karnı tok olan herkes asil, aç olan herkes de soysuz olurdu. Bir üst basamaktaki ihtiyacı hissedebilmeniz için bir alttaki basamağa sizi bağımlı kılan bu teori, temel ihtiyaçları yetersiz insanların saygı gereksinimini açlıkları söz konusu olduğu müddetçe hissedemeyecekleri fikri, pek de hümanist bir yaklaşım değil. Kaldı ki kendini gerçekleştirebilmek için bile torpile başvurulan günümüzde, pek geçerliliği kalmamış piramittir. Virginia'nın isteği doğrultusunda bir odaya ve düzenli bir zamana ya da Maslow'un hiyerarşisine ihtiyacınız yok kendinizi gerçekleştirebilmeniz için. Yazmak iyileştiriyor; savaş meydanında da, açken de. Yazmayı seven insan; aç kalmayı, kalemsiz kalmaya tercih ediyor. Bunun en iyi örnekleri de, yazının içerisinde sözü edilen şahsiyetlerde zaten vuku  bulmuş.

Bunun bir de okumak kısmı var;

Okumayı çok sevdiğini söyleyen insanların kitaplığına göz attığımda öyle kitaplarla karşılaşıyorum ki... Orta yaşın başlarında olan bu insanlar, kitaplığa ne bulursa doldurmuş, ne kadar popüler ya da kafa çöplüğü denilecek türde kitap varsa hepsi mevcut, üstelik bir yığın, ve çok kitabı olduğuna, çok okuduğuna dair övünüyor. 100-150 civarı toplam sayısı olan bu ıvır zıvırlar, içinde düşünceye yelken açan ufacık bir meziyete bile sahip değil. Ya kişisel gelişim denilen kişisel gerilim kitapları ile şişirilmiş, ya da aşk ve popülarite kokan bir dolu kağıt yığınından ibâret.

Kitap okumak boş zaman işi değildir. Okuduğunuz kitap hakîkâtli cümlelerle ruhunuzda yaralar açmalı, sizi gece-gündüz kıvrandırıp cevabını bulamadığınız sorularla muhatap etmeli. Bir sayfasını bitirmek bile saatlerinizi  alacak kadar, sizi düşüncelere sevketmeli. Öyle günbatımında, sahilde, kırda ayaklarımı uzatıp, okkalı kahve eşliğinde okuduğum kitaplarım hiç olmadı. Hep ruhî deliriş boyutunda, beni günlerce düşündüren, kıvrandıran, zihnime kancalar atan kitaplarla acı içerisindeyim. Evet, sado-mazo bir anlamı vardır kitabın benim için. Bir de 'kitap tavsiyesi' diye bakkala sipariş verir gibi bir söylem uydurmuşlar. Kitabın tavsiyesi olmaz efendim. Kitap kişiye özel bir ihtiyaçtır. Okundukça insana gideceği adresi gösterir, ihtiyacı belirler. Kitabın ruha atacağı kancalar muhatabına özeldir ve kitap; kendinden sonra hangi sokağa girmesi gerektiğini fısıldayarak, okuyucusunun elinden; bir annenin çocuğunun elini tuttuğu gibi tutar. Samimi bir okuyucuya yol gösterir. Laubali insan sevmez, böyle insanlara da kendini, sırrını açmaz. Okuyucu kitap seçmez hem, kitap okuyucusunu seçer. Bundan dolayı kimseye kitap tavsiyesinde bulunmadım hiç, kimseden de tavsiye talep etmedim. Tavsiyeyi hep kitaplardan aldım, adresi hep onlar gösterdiler. İçlerini okuduğum kitaplara, içimi okumalarına izin verdim. Öyledir kitap okumak, size kapağını açtığında, peçesini kaldırdığında, sizden de aynı cüretkârlığı görmek, mahremini okuduğunuz için sizin de tüm mahremiyetinize ulaşmak ister. Duyu organlarınızı tüm dikkatinizle vermenin dışında, ruhunuzu da bu işe dâhil etmediğinizde ihanet etmiş olursunuz. Başka türlü okuma yapılmaz, sırlara erilmez, her kitap da okunmaz. 

İnsan; derinliğine inebileceği kadar kitap okumalı. Okuduğu kitapların niceliği ile övünenlerin, kitap delisi olduğunu söyleyip yılda bilmem kaç tırı vırı ile gözlerine ve kalbine eziyet edenlerin okumak ile bir alâkaları yoktur. Çok okumak değil, nitelikli okumaktır esas olan. Magazinsel okumadan, kıvrandıran okumaya geçmedi henüz toplum. Kitap, acı veren ve bu acının kıvrandıran zevkiyle ruhu ve zihni inşâ eden mazoşist bir gerçekliktir.

Tabîi bir de kitapların en güzeli ve yücesi ile yola çıkmadan yapılan tüm okumalar, hep eksik ve tatsız olacaktır.

Saygılar...

YORUM EKLE