Yüce Allah (cc), Hz. Peygamber (sav)´e vahyettiği son ilahi kitap Kur´an ile tarihe, ona şahitlik edenlere, olaylara müdahale etmiş ve insanlara doğru ile yanlışın mahiyetini ve bunların sonuçlarını bildirmiştir. Melek Cebrail aracılığıyla Allah´tan beşer dünyasına indirilmesi, tevatür yoluyla nesilden nesile aktarılması, İslam dininin temel ilkelerini ve ilahi buyrukları içermesi,  okunarak ibadet edilmesi ve bir benzerinin bulunmamasıyla tanınan Kur´an; bütün insanlara hitap ederek beşerin dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamayı hedeflemiştir.

Bu ulvi gayenin gerçekleşebilmesi için muhatapların Kur´an´ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya olan ihtiyaçlarının bilincinde olmalıdır. “...İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur´an´ı indirdik” (Nahl, 16/44) ayeti, Kur´an´ın insanlara indirildiğini, peygamberin de onu açıklamakla yükümlü olduğunu, işiten her muhatabın da onu etraflıca düşünerek anlamak zorunda olduğunu dile getirmektedir. Bu ilahi kurala riayet eden kimse en doğru yolu bulmuş olur. “Şüphesiz ki bu Kur´an, en doğru yola iletir. İyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler” (İsra,17/9) ayeti bu gerçeği dile getirmektedir.

Varlık alemin, hayatiyetini borçlu olduğu İlahi merhamet, Kur´an´ı anlayıp yaşamakla tecelli edebilir. “Bu Kur´an da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah´a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin”(En´am, 6/155) ilahi buyruğu, Kur´an´ın, insanın ihtiyaç duyduğu bolluk ve ongunluğun, feyiz ve feyezanın huzur ve sükunun kaynağı olduğunu vurgulamakta; onu anlayıp yaşama-ya çalışan kimsenin bu rahmet deryasından faydalanacağını, ilahi şefkat ve merhametin şartını açıklamak- tadır.

Kur´an´ın kendisini gereği gibi okuyanlara şefaat edeceği, vahyi getiren şerefli ve itaatkar meleklerle beraber olacağı, kekeleyerek de olsa okuyana da iki kat mükafat müjdesinin verilmesi; anlamaya ve yaşamaya götüren asıl unsurun okumak olduğunu göstermektedir. Geçmiş kavimler, ilahi kitabın hayatın içine çekilmesi ile ilgili bütün gücün seferber edilmesi, ondaki öğretilerin dinamik tutulması, söylenenlerin anlaşılması için peşin hükümlerden uzak durulması gerektiği hususunda uyarılmıştır; “Size verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın! Onda bulunanları dâimâ hatırlayın! Umulur ki bu sayede korunursunuz.” (Bakara, 2/63) Yahyâ Peygamber de bu uyarıdan nasibini almıştır.

Kur´an, çağdaş insanları da Allah´a kulluk özgürlüğünde birleştiren özelliğiyle ilahi mesaja sahip çıkma-ya, onu hayatın her alanına egemen kılmaya ve huzuru sağlamaya çağırmaktadır. “Hep birlikte Allah´ın ipine (Kur´an´a) sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin” (Âl-i İmrân, 3/103) ayetiyle bu hakikat dile getirilmektedir. Aklı olanları muhatap alan Kur´an´ın, tefek-kür ameliyesinden mahrum bırakılması eleştirilmekte, ona ilgisiz kalanların dar bir geçime maruz kalacakları ahirette ise bu ilgisizliğinin karşılığı olarak kör olarak diriltileceği bildirilmektedir.

İlâhî mesajın anlaşılması ve yaşanması maksadıyla indirilmiş olan Kur´an, Allah´tan öğüt, gönüllere şifa, inananlara rehber ve rahmet olması itibariyle yaratan ile yaratılan, arasında bir köprüdür. Düşünülüp öğüt alınması için kolaylaştırılmış olan Kur´an´ı okuyan ve yaşam alanına aktaran kimse, asla zarar etmeyecek bir ticaretin erbabı olabilir.

Hz. Peygamber´in “Üsve-i Hasene = model şahsiyet” oluşu, Kur´ân-ı Kerîm´i anlama ve yaşamadaki   yeri ve önemi, onun tatbik göreviyle doğrudan alâkalıdır. Peygamberler,   getirdikleri ahkâmı önce kendi nefislerinde yaşayan model insanlardır. Vahyin emrine muhatap olan insanlar ise, onun uygulanışını görmek isterler. Bu yüzden Peygamberlerin vahye yönelik görevlerinden biri tatbiktir.

Kur´ân-ı Kerîm´de vahyin Hz. Peygamber´in kalbine indirilmesi ile ilgili mânâ üzerinde bu açıdan düşünmek gerekir. Çünkü Kur´ân´ın Hz. Peygamber´in kalbine indirilmiş olması, Kur´ân ahkâmını hayata geçirmede yüksek seviyede bir hareket imkânı sağlamıştır. Allah Rasûlü kalbine indirilen vahyi hiç zorlanmadan uygulamış ve âdetâ canlı bir Kur´ân hâline gelmiştir. Kur´ân´ın model insana sevgiyle   bağlanmayı emredip onu Allah sevgisiyle irtibatlandırması model kişiyle halk   arasındaki ortak noktaya işarettir. “De ki siz Allah´ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!” (Âl-i İmran, 3/31.)  âyeti bu sırrı açıklamaktadır.

İnsan hayatının önemine binaen ve kullarını Allah´a en fazla yaklaştıran şey olması itibariyle Hz. Peygamber (sav); Kur´an´ı öğrenen ve öğretenlerin insanların hayırlıları olduğunu, Kur´an´ı okuyup ezberleyen, O´nun helal kıldığını helal kabul edip haramını da ha-ram sayan kimselerin cennete gireceğini ve ana babasına taç giydirileceğini müjdelemektedir. Kur´an okuyan mümin, kokusu hoş ve tadı güzel portakala, Kur´an okumayan mümin de tadı güzel olup kokusu olmayan kuru hurmaya benzetilmiş; gıpta edilecek iki kişiden birinin Kur´an ilmi verilen kimse olduğu haber verilmiştir.

Dünya ve ahiret mutluluğuna ancak Kur´an ile erişilebilir. Ahde vefa göstermenin, Allah sevgisine mazhar olmanın yolu da Allah Resulünün emaneti olan Kur´an ve sünneti hayat sahasına katmakla mümkündür.

Kur´ân´ın okunup ahkâmıyla amel edilmemesi ya da hayata tatbik edilmemesi hususu genellikle şöyle bir örnekle izah edilir: Ülkelerden birinin padişahı, vâlilerinden birine ferman göndererek der ki:

“Bana şu bölgede şu evsafta bir saray yaptır!”

Vâli, padişahın emrini yapmak yerine onun gönderdiği fermanı / yazılı mektubu her gün okur. Bir gün padişah, vâlinin bulunduğu şehre çıkıp gelir. Ve vâliye sorar:

“Vâli Bey, ben ferman göndererek sizden şöyle bir saray yaptırmanızı istemiştim. Ne oldu?”

Vâli cevap verir:

“Padişahım, sarayı yaptıramadım, ama sizin gönderdiğiniz fermanı her gün akşam sabah ihmâl   etmeden okudum.”

Padişah herhâlde bu cevaptan mutlu olacak değildir. Çünkü vâli emrini yerine getirmemiş; azarlanmayı, hatta cezalandırılmayı hak etmiştir. Halbuki İlâhî kitapların temel hedefi tatbiktir. Yoksa onları sadece dille okumak; düzene koymak, yazmak ve çoğaltmak değil-dir. Zira bu tür ayrıntı sayılabilecek hizmetlere yoğunlaşmak, insanı asıl hedeften uzaklaştırabilir. Bu bakım- dan Kur´ân´ı yaşamayı hayatın merkezine almak gerekir. Kur´ân ilâhî ferman mesabesindedir. Allah onunla kullarına namaz, oruç, zekât, hac ve diğer dinî emirler-le insanî ilişkileri ferman buyurmaktadır. Yapanlarına mükâfât, ihmâl edenlerine azâb edeceğini vaad etmektedir. İlâhî emirleri yerine getirmeden sadece okumakla iktifâ, yetersiz ve faydasızdır.

Müslümanın hayatında Kur´ân´ı okuyup anlama ve yaşamanın ayrı bir değeri vardır. Özellikle sekülerleşen günümüz dünyasında hayatı Kur´ân´la yaşama gayreti ayrı bir anlam kazanmaktadır. Kur´ân, doğumdan ölüme bütün hayatı kuşatan hükümler vaz etmektedir. “Bu dünya işi, bunun Kur´ân ve dinle ne alâkası var?” diyebileceğimiz bir alan hemen hiç yoktur. Çünkü Kur´ân her nefesimizin düzenleyicisidir.

Hayat rehberimiz Kur´an-ı Kerim´i okuyup anlamak ve yaşamımıza tatbik etmek dua ve temennisiyle...