Yüce Rabbimizin izni ve inayetiyle bir Ramazan ayına da kavuşmuş bulunuyoruz. Ramazan ayı, orucuyla, teravihiyle, mukabelesiyle, iftar ve sahuruyla, sadaka ve infakıyla geldi. Ramazan sevinciyle, heyecanıyla, coşkusuyla hayatımızı daha da güzelleştirmek için kendine has güzellikleriyle geldi.
Mü´minler, yeniden Kur´an´la, oruçla buluştukları bir rahmet ve bereket ikliminde daha kulluğun zirve noktasına çıkma fırsatı bulacaklar. Bu mübarek ayda ibadetlere daha da yoğunlaşan Müslümanlar, tevbe-i istiğfarlarla günahlardan arınarak, hayırlarda yarışarak, fakir-fukarayı, garip ve kimsesizleri görüp gözeterek Rabbimizin rızasına ve büyük kurtuluşa erişecekler.
Ramazan ayı; kulluk bilincini tazeleme, unutulan manevî değerleri ve ahlâkî güzellikleri yeniden hatırlama ve hayata geçirmek için bulunmaz bir fırsattır. Bu manada Diyanet İşleri Başkanlığımız bu fırsatı en verimli bir şekilde değerlendirmek amacıyla her Ramazan ayında fert ve toplum planında hayati önem arzeden konuları toplum gündemine taşımaktadır. Geçtiğimiz yılın Ramazan ayında da, “Hiç Kimse Kimsesiz Kalmasın, Bu Ramazan ve Her Zaman” parolasıyla zayıf, düşkün ve kimsesizlerin problemlerini toplumun gündemine taşımıştır.
Mübarek Ramazan ayının manevî atmosferinde toplumların himayeye muhtaç kesimlerine ilgiyi artırmak, onların problemlerine dikkat çekmek ve çözüm üretmek için geniş kapsamlı çalışmalar yapılacağını ümit ediyorum. Böyle önemli bir meseleye acizane bir katkı sağlamak maksadıyla biz de bu yazımızda bu konuya değineceğiz.
Her toplumda özel ilgi ve desteğe muhtaç bazı mağdur kesimler bulunmaktadır. Bunların başında dul ve yetimler, engelliler, yaşlılar ve fakirler gelmektedir. İslam dini, toplumun bütün kesimlerinin huzur ve mutluluğunu temin etmeye yönelik prensipler ortaya koymuş; düşkün ve kimsesizleri korumak maksadıyla zengin Müslümanlara zekât, fıtır sadakası, kefaret gibi malî yükümlülükler getirmiş; ilave olarak nafile sadaka, infak, şefkat, merhamet, cömertlik ve diğergamlıkgibi konularda bütün mü´minleri teşvik etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Zayıf ve düşkünlerinize dikkat ediniz! Zira siz ancak düşkünleriniz sayesinde yardım görür ve rızıkanırsınız.” (EbûDâvûd, Cihâd, 69)
Dul ve Yetimler
Toplumda korunmaya ve özel ilgiye muhtaç kimselerin başında yetimler gelmektedir. Çünkü yetimler kendilerini büyütüp yetiştirecek, koruyup gözetecek en yakını olan babalarını yitirmişler, maddî ve manevî olarak başkalarına muhtaç duruma düşmüşlerdir. Bundan dolayı yüce dinimiz, yetimleri koruyup gözetmeyi, onlara sahip çıkmayı, dertleriyle ilgilenip sıkıntılarını halletmeyi, mallarını ve haklarını korumayı başta yetimlerin yakınları olmak üzere bütün mü´minlere görev olarak vermiştir.
İslam´dan önceki cahiliye toplumlarında yetimler itilip kakılır, çeşitli yollarla onların malları ellerinden alınmaya çalışılırdı. Kur´an-ı Kerim´de, “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir” (Nisâ, 4/10; ayrıca bkz. En´âm, 6/152 ) buyrulmak suretiyle bu haksız uygulamaya son verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, yetimlerin mallarına ve haklarına tecavüzün, öldürücü yedi büyük günahtan biri olduğunu bildirmiştir.(Buharî, Vesâyâ, 23; Müslim, İman, 38)
Hz. Peygamber (s.a.s.)´in yetimlere şefkat gösterilmesi ve onlara sahip çıkılması konusunda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık sevap vardır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 250) “Müslüman lar içinde en hayırlı ev kendisine iyilik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de kendisine kötülük yapılan bir yetimin bulunduğu evdir.”(İbnMâce, Edeb, 6)
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün işaret parmağı ile orta parmağını göstererek, “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi koruyup gözeten kimseyle ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız” (Buharî, Talak, 25) buyurmuştur.Hz. Peygamber (s.a.s.) şehit ailelerine ve çocuklarına ise daha özel bir ilgi göstermiş ve onların dertleriyle yakından ilgilenmiştir. Bazı şehit çocuklarını kendi himayesine alan Sevgili Peygamberimiz, ashabını da buna teşvik etmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) dul kadınlarla da yakından ilgilenmiş, bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dul kadınların ve fakirlerin yardımına koşan Müslüman, Allah yolunda harp eden mücahid yahut gece namaz kılan ve gündüz oruç tutan âbid gibidir.” (Buharî, Nafakât, 1)
Fakirler:
Yüce Rabbimiz, kullarına dünya hayatlarını devam ettirebilmeleri için sağlık, zaman, mal-servet, iş-güç, makam mevki gibi nimetler ihsan etmiştir. Fakat ilâhî imtihan ve hikmet-i ilâhî gereği bu nimetleri herkese eşit şekilde dağıtmamış, kimine az, kimine de çok vermiştir. Bundan dolayı her toplumda az veya çok fakir ve yoksul kimseler bulunabilmektedir.
Bununla beraber Cenâb-ı Hak, insanların toplum halinde bir arada yaşamalarını, birbirlerinin eksik yanlarını tamamlamalarını ve birbirlerine yardımcı olmalarını takdir etmiştir. Bunun gerçekleşmesi için de mü´minleri kardeş ilan etmiş (Hucûrât, 49/10) aralarında dayanışmayı sağlamak için “iyilik ve takvada yardımlaşmayı” emretmiştir. (Mâide, 5/2) Allahu Teâlâ ihtiyaç sahiplerine yardım amacıyla yapılacak harcamaları Allah yolunda yapılan hayırlı harcamalar kapsamında değerlendirmiş ve karşılığın-da mükâfat olduğunu bildirmiştir. (Bkz. Sebe´, 34/39; Bakara, 2/261)
Allah Resûlü (s.a.s.) fakirleri gözetir, zayıf ve düşkünlere sahip çıkardı. O, peygamber olmadan önce de fakirle-re ilgi gösterirdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yoksul birini gördüğü zaman eğer evinde yiyecek varsa onu öncelikle kendisi doyururdu, eğer fakire ikram edecek bir şeyi yoksa sahabelerden onu doyurmalarını isterdi. Efendimizin muhterem zevceleri de kapıya gelen hiçbir ihtiyaç sahibini boş geri çevirmezler, bir tek hurmayla da olsa fakirin gönlünü alırlardı.
Hz. Peygamber (s.a.s.)´in muhtaç ve düşkün kimselerin gözetilmesine yönelik pek çok hadis-i şerifi bulunmaktadır. İşte bir örnek: “Kim ihtiyaç sahibi bir Müslümana elbise giydirirse, Allah da ona cennetin yeşil elbiselerinden giydirir. Kim aç bir Müslümanı doyurursa, Allah da ona cennet meyvelerinden ikram eder. Kim de susamış bir Müslümana su verirse, Allah da ona kabı mühürlü cennet içeceğinden içirir.” (Ebu Davûd, Zekât, 41; Tirmizî, Kıyâmet, 18)
Engelliler
Toplum içindeki mağdur kesimlerden biri de engellilerdir. Her toplumda, engelli insanların bulunması doğaldır. Engelli insanlar da, sağlıklı insanlar kadar değerli, saygın ve hürmete layıktır. İslam dini çeşitli sebeplerle sağlığını yitirmiş ve engelli durumuna düşmüş insanları sorunlarıyla baş başa bırakmamış, onların hayatını kolaylaştıracak hükümler getirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) engelli sahabilerle özel olarak ilgilenmiş, onları güçleri nispetinde kamu hizmetlerinde görevlendirmiş ayrıca sağlam insanların engellilere karşı davranışları konusunda ahlâkî düzenlemelerde bulunmuş; mesela görme engelliye yol tarif etmeyi, işitme ve konuşma engellilere laf anlatmayı sadaka olarak değerlendirmiştir. (İbnHanbel, V, 169)
Yaşlılar
Yaşlılık, yaratılış kanunu gereği insanın eski gücünü yitirip aciz duruma düştüğü, çeşitli hastalıklarla muzdarip olduğu güçsüzlük dönemidir. Yaşlanmamak insanın elinde olan bir şey değildir. Ömrü olan her insan yaşlanacaktır. Kur´an´ın ifadesiyle yaşlılık ömrün en zayıf çağıdır. (Nahl, 16/70; Mü´min, 40/67)
Bu dönem insanın hayat mücadelesini sürdürmekte zorlandığı bir dönemdir. Bundan dolayı ihtiyarlık dönemine ulaşmış kimselere özel bir ilgi gösterilmelidir. Yaşlılara karşı muamelelerde daha dikkatli olmak, onları incitecek söz ve davranışlardan sakınmak gerekir. Kendilerini yalnız hissetmemeleri için aranıp sorulmalı, ihtiyaçları karşılanmalı, güleryüz ve tatlı sözlerle gönülleri alınmalıdır. Yaşlılıktan dolayı kendilerinden meydana gelebilecek olumsuz halleri hoş karşılanmalıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yaşlılara hürmet edilme-si, onlara iyi davranılması konusunda şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâla, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler ihsan eder.” (Tirmizî, Birr, 75)
Yaşlıları itip kakalamak, artık bir işe yaramadıklarını ima ederek üzmek, evde bir fazlalık olarak görmek, hele de onları aile ortamından uzaklaştırıp kendi başlarına terketmek İslam´ın özüyle bağdaşmaz. Onların yeri çocukları ve torunlarıyla birlikte huzur içinde yaşayacakları sıcak aile yuvalarıdır.
Görüldüğü gibi; insana büyük değer veren yüce dinimiz İslam, toplumun zayıf, düşkün ve kimsesiz kesimleri-ne sahip çıkılmasını istemiştir. Öyleyse; çevremizdeki dul ve yetimlere, fakir, engelli ve yaşlılara sahip çıkmalı; dertli ve muzdarip insanların acılarını paylaşmalı; onlara yalnız ve çaresiz olmadıklarını hissettirmeliyiz. Özellikle rahmet, bereket ve hayır ayı Ramazan´da kimsesizlerin kimsesi olma konusundaki gayretlerimizi daha da arttırmalıyız.