İntihar, kişinin kendi hür iradesiyle ölümü seçip isteme-si ve sonuçlarını bilerek kendisini öldürmesi demektir. İslâm dini, inancı, rengi, ırkı ve sosyal konumu ne olursa olsun her insanın hayatını dokunulmaz bir değer olarak kabul edip, insan hayatına yönelik her türlü saldırı ve tehlikeyi en etkili şekilde önlemeye çalışır.
Bu nedenledir ki İslâm, kişilere yaşama haklarını kendi elleriyle yok etme demek olan intihar hakkını vermemiş, bunu büyük günâhlar arasında saymış, inancı ve ameli ne olursa olsun bu kimselerin sırf intihar etmiş olması sebebiyle ahirette büyük bir cezaya çarptırılacağını bildirmiştir.
İslâm’da dinin temel amaçlarının başında gelen “ca- nın korunması” ilkesinin bir sonucu olarak kişinin haksız yere başkasını öldürmesi gibi (bk., İsrâ, 17/33) kendi canına kıyması da kesin biçimde yasaklanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de geçen ve öldürmeyi yasaklayan Ayetler her iki durum için de söz konusudur. Ayrıca; “... Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız...” (Bakara, 2/195) anlamındaki âyet de dikkate alınarak, kişinin kendi ölümüne yol açacak davranışlara girişmemesi gerektiği belirtilmiştir. (İbn Kesîr İsmail b. Fida, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm, I, 480, Mısır, tarihsiz.Yazır, II, 1343-1344)
Hadislerde, intihardan şiddetle kaçınmayı gerektiren ifadeler yer alır. Bu hadislerin anlatmak istediği şey; insanın kendi canına kıymasının affedilemeyecek ölçüde bü-yük bir suç ve günâh olduğu gerçeğidir.
Söz konusu hadislerden bazıları şöyledir: “(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse cehennemde kendisini (onunla) boğar, dünyada kendisini vuran, cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur).” (Buhârî, Cenâiz, 84,II, 100). “Kim kendisini bir dağın tepesinden atar da ölürse, cehennem ateşinde de ebedî olarak böyle (azap) görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse, cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devâmlı ceza çeker.” (Müslim, İman, 175, I, 103-104; Tirmizî, Tıb, 7, IV, 386).
Bütün bu hadisler intiharın ne denli büyük bir günâh olduğunu ortaya koymaktadır. İnsan, ne kadar zor ve acıklı bir durumda olursa olsun, kendi hayatını sona erdirme hak ve yetkisine sahip değildir.
Büyük acı ve ızdıraplar içerisinde kıvranan insanlar için bile, kendi canına kıyarak hayatına son vermesi meş-ru bir yol değildir. Hz. Peygamber, gerek geçmiş ümmetlerden gerekse kendi ashâbı arasından bazı örneklerle bu hususa dikkat çekmiştir.
Nitekim O, daha önce yaşayan insanlardan birinin dayanamadığı bir acıdan dolayı, ölüme teşebbüs ettiğini bundan dolayı da Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine cenneti ha-ram kıldığını haber vererek şöyle buyurur: “Sizden önce geçen ümmetlerden bir kişi vardı. Onun vücudunda bir yarası vardı. Kangren haline gelmişti. O yaranın elem ve ızdırabına dayanamayıp, bir bıçak almış da onunla elini kesmişti. Fakat kan bir türlü kesilmemiş nihayet ölmüştü. Yüce Allah; kulum kendi kendine ölüme teşebbüs ederek benim önüme geçti. Ben de ona cenneti haram kıldım” buyurmuştur. (Buhârî, Cenâiz, 84,II, 100; Enbiya, 50,IV, 146)
Kuzman isimli sahabînin durumu da çarpıcı bir örnek olarak zikredilmektedir. Hayber savaşında gösterdiği kahramanlıklar sebebiyle ashab-ı kirâm, Peygamberimizin huzurunda ondan övgüyle bahsetmiş, ancak Hz. Peygamber, bu kişinin cehennemlik olduğunu haber vermişti. Daha sonra onun savaşta aldığı yaraların acısına dayanamayarak kılıcı üzerine yatıp intihar ettiği görüldü. (Buhârî, Cihad, 77, II, 226; Meğazi, 38, V, 74)
Acı ve Sıkıntılar Karşısında Müslümanın Tavrı Ne Olmalı?
Sıkıntılara göğüs germek, acıya ve kedere karşı sabır göstermek, şartları ne kadar kötü olursa olsun, Allah’a olan inanç ve güveni yitirmemek, müslümanın temel karakteri ve ilkesi olmalıdır. Üstelik bu yolda gösterilen sabır ve mücadelenin Allah katında büyük bir ecri ve değeri vardır. Kur’an-ı Kerim’de hayatta karşılaşılan sıkıntı ve problemlerin birer sınav aracı olduğu, bunlara karşı sabır ve metanet gösterildiğinde iyi müslüman olunacağı sıkça hatırlatılır. Bu konuda, örnek olarak, bir iki âyet zikredelim: “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155). “Onlar, Allah anıldı- ğı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen musîbetle-re sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.” (Hac, 22/35).
Aşağıdaki mısralar, olgun bir mü’min ve Allah dostunun, Allah’a teslimiyetinin ne güzel ifadesidir:
“Lütfun da hoş, kahrın da hoş,
Hoştur bana senden gelen
Ya gonca gül yahut diken
Ya hıl’atü yahut kefen.”
Müslüman her şeyin Allah’tan geldiğine inanmalı, acı ve sıkıntılar karşısında Allah’a sığınmalı, O’na yönelmeli ve sevabını Rabbinden dilemelidir.
İnanç Boşluğu-İntihar İlişkisi
İslâm tarihinde toplu intihar olayları hiç yaşanmadığı gibi münferit bazı olaylar dışında intiharın toplumsal bir sorun haline geldiği de hiç görülmemiştir. Çünkü İslam, ümitsizlik hallerinde, çözüm şeklinin intihar olmasına müsamaha ile bakmamaktadır. Günümüzde ise özellikle Batı toplumlarında intiharın, sosyal bir âfet halini aldığı bir gerçektir.
Ahlâkî ve mânevî değerlerin zayıfladığı durumlarda kendisine sağlam bir dayanak ve güvenli bir sığınak bulamayan kimselere ölüm yaşamaktan daha çok tercih edilir bir yol olarak görünmektedir. İlmî veriler, dini inançla-rına bağlı kimselerde intihar nisbetinin çok düşük olduğu-nu göstermektedir. (Hayati Hökelekli, “İntihar”, DİA, XXII, 353, İstanbul)
Dini Değerlerin İntiharı Önlemedeki Rolü
a) İnanç ve Güven Duygusu
Dini inancın, insanın ruhsal hayatındaki olumlu etkisi bilinen bir husustur. İnsan için ana, baba, dost, makam-mevki, para vs. güvence olabilir. İnsan yerine göre bu tür güvencelere dayanır. Ancak bu tür güvenceler geçicidir; bugün varlarsa yarın yok olabilirler. Bu bakımdan bunlarla sürekli güven duygusu sağlanamaz. Türkçemizde de bu durumu anlatan şöyle bir deyim vardır: “İnsana dayanma ölür, ağaca dayanma kurur, duvara dayanma yıkılır.” Bu tür güvencelerin ikinci bir niteliği de güven sağlama alanlarının sınırlı oluşudur. Güvensizlik doğurabilecek sayısız olaylar karşısında, doğması muhtemel bütün halleri karşılayacak geniş bir etki alanına sahip değillerdir.
İnsan için sürekli yani geçici olmayan, güvensizlik duygusu doğurabilecek muhtemel her olay karşısında sığınılabilecek, gücü sonsuz olan bir güvence gerektir ki o da Allah’tır. Çünkü Allah, her şeye kâdir, mutlak bir varlıktır. İşte böyle bir varlığı güvence olarak kabul edip, ona teslim olan kişi, çevresinde olup biten ve durumunu sarsabilecek her türlü hadiseye karşı mukavemet gösterir, kişiliği rencide olmaz, dolayısıyla strese girmez.
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ifadesi ile:
Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif anı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.
diyebilen ve buna içtenlikle inanan kişi, olaylar karşısında güvensizlik duygusuna kapılmaz, rûhen yıkılmaz.
Stres ve bunalımdan kurtulmak için esas olan Allah’a tam teslim olabilmedir. Bu hal, ruhun mutlak’a açılabilme halidir. Bunun için gerekli olan şey de dînî inançtır. Dinde iki müessese mutlak’a açılmada en büyük rolü oynar. Bunlardan birincisi ibâdet ikincisi duâdır. Bu arada temeli güven duygusu olan sabır da önemlidir.
b) İbâdet
İbâdet ruhu yüceltir, kalbi kötü düşüncelerden arındırır, davranışları düzelterek kişiyi ahlâken olgunlaştırır. İbâdet esnasında insan kendisini Allah’ın huzurunda hisseder. İbâdet süresince insan mümkün olduğu ölçüde Allah’la olan ilişkiler dışındaki uğraşılarından uzak durur. Kendisini dış etkilerden âdeta soyutlar, Allah’la başbaşa olduğunun bilincine erişmeye çalışır. Böyle bir tutum ruhu mutlak’a açılmaya hazır duruma getirir. (Necati Öner, Stres ve Dinî İnanç, s.14, 66. Türkiye Diyanet Vakfı Yayın-ları, Ankara, 1989.)
c) Duâ
Duâ; kulun Allah’tan yardım istemesi, iyilik ve rahmet dilemesi demektir. Bir başka deyişle, insanın gönülden Allah’a yönelmesi, hem kalbi hem de dili ile dileklerini O’na sunmasıdır.
Normal zamanlarda insanın gücüne güç katan duâ, karamsarlığa düşüp, ümidini yitirdiği anlarda da kalbinde parlayan ve ümit kapılarını açan bir ışıktır. Yine duâ, insanın keder ve üzüntülerini hafifleten, ruhunu huzura kavuşturan bir devâ, felaketler karşısında ve acılı günlerde bizi sarsılıp yıkılmaktan koruyan mânevî bir güçtür. Allah ile kul arasında bir bağ olan duâ, ilahi rahmetin imdada yetişmesini sağlayan önemli bir vasıtadır. (Seyfettin Yazıcı, İnanaların Güç Kaynağı Duâ, s. 5-6. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2002)
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de: “... Bana duâ edince, duâ edenin duâsına cevap veririm...” (Bakara, 2/186) buyurarak duâları kabul edeceğini ve isteklere karşılık vereceğini bildirmektedir.
d) Sabır
Stres ve bunalım doğuran hadiseleri etkisiz bırakan önemli bir etken de sabırdır. Sabır, başa gelen musibetlerden dolayı Allah’tan başka kimseye şikayetçi olmamak, yakınmamak, sızlanmamak; nefse ağır gelen ve hoşa gitmeyen şeyler karşısında dünya ve ahiret yararını düşünerek, ruhî dengeyi bozmamak için insanın kalbinde bulunan sükûnet ve dayanma gücü demektir. Diğer ahlâki erdemlere de kaynaklık etmesi sebebiyledir ki, Kur’an’da müminlere ısrarla sabırlı olmaları tavsiye olunmuştur. (bk. Kehf, 18/28)
Peygamberler, çevresindekilere daima sabrı tavsiye etmişlerdir. Mesela Hz. Musa İsrailoğullarına: “... Allah’ tan yardım isteyin ve sabredin” (A’raf, 7/128 ) tavsiyesinde bulunmuş, Hz. Lokman da oğluna; “Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir” (Lokmân, 31/17). diye öğütte bulunmuştur.
Ayrıca Yüce Allah, başına gelen musibetlere sabırla katlandığı için, Hz. Eyyub’u, “...O ne güzel bir kuldu!...” ( Sâd, 38/44) buyurarak övmüştür. Hz. Peygamber de, müminlere başlarına gelen bela ve musibetlere karşı sabırlı olmaları tavsiyesinde bulunmuş, kendisi de; “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir...” (Nahl, 16/127 İlahi buyruğuna uyarak, hayatı boyunca sabır konusunda bizlere örneklik etmiştir.
Mü’min, başına gelecek çeşitli sıkıntılar karşısında imtihan geçirebilir. O, sabır ve metaneti, Allah’a olan güveni ile bu ağır sınavı kazanmak durumundadır. Bu hususta Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksi-niz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü bir çok söz işitecek-siniz. Eğer sabreder ve karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işler-dendir.” (Âl-i İmrân, 3/186).
Sonuç olarak, İslâm Dininin temel amaçlarının başın-da gelen “canın korunması” ilkesinin bir sonucu olarak kişinin haksız yere başkasını öldürmesi gibi, kendi canına kıyması (intihar) da kesin biçimde yasaklanmıştır. Peygamberimiz (s.a.s.)’in intiharla ilgili hadislerinde vurguladı-ğı husus ise, insanın kendi canına kıymasının affedileme- yecek ölçüde büyük bir suç, günah ve haram olduğu gerçeğidir.