Bazı şeyler vardır… Zaman geçer, çağlar değişir, insanlar değişir ama bazı şeyler hiç değişmez. İçinde tuhaf bir tanıdıklık taşır hep.
Mesela ekmek kokusu, toprak kokusu, memleket kokusu… Ya da yıkık bir evin yıllar önceki hatırası, bazanın altındaki eski bir gelinlik, sevgiliye hediye edilmiş bir mendil, dosttan kalan bir tespih… Hani yıllar sonra eski bir şarkı çalar da, o ilk notasıyla içinden bir şeyler sızar ya… İşte öyle bir his. Hem tatlı hem biraz hüzünlü. Çocukken büyüklerinden duyduğun bir söz, yıllar sonra aklına düşer; bu sefer daha ağır, daha derin dokunur. İşte bunlar, hayatın “eskimeyen eskileri.”
Efendilik mesela… Kalabalık bir ortamda kimse bakmazken bile saygıyı elden bırakmamak. Ya da dürüstlük… Kimsenin bilmeyeceğini düşündüğün bir anda doğruyu seçmek. Belki bugün bazılarına saflık gibi gelir ama insanı insan yapan en eski, en sağlam değerler bunlardır.
Teknoloji hızla ilerliyor, şehirler büyüyor, hayat nefes aldırmadan akıyor. Her şey değişiyor, insanlar farklı şekillerde yaşıyor. Ama insanın içindekiler… Onlar öyle kolay kolay değişmez. Sevgi mesela… Dün neyse bugün de öyle. Bir annenin çocuğunun üstünü gece uykusunda örtmesi gibi. Kimse görmez, kimse alkışlamaz… Ama dünyanın en gerçek sevgisidir belki de. Birine ben buradayım diyebilmek… Bazen koca cümlelerden daha güçlüdür.
Dostluk… Sessiz ama derin bir şeydir. Yıllardır konuşmadığın birini düşün. Bir gün bir haberini alırsın, içinden bir şey sızlar. Demek ki bitmemiş. Gerçek dostluk her gün konuşmak değildir; gerektiğinde hiç konuşmadan da anlaşabilmektir. Tıpkı eski bir bankta, yıllar sonra yan yana oturabilmek gibi… Hiç yabancılık çekmeden.
Özlem… İşte belki de en tatlı acıdır. Bazen bir şarkı çalar, yıllar öncesinin kokusu gelir burnuna, bir an durur zaman. Bir yudum kahve, eski bir fotoğraf, rüzgarda savrulan bir mendil… Hepsi birden hatırlatır sana; hayatın küçük ama unutulmaz anlarını.
Umut… O da eskimeyenlerden. İnsan bazen dibe vurur, “buradan çıkış yok” der. Ama sonra… Hiç beklemediğin bir anda, sabah pencereden giren güneşle ya da bir çocuğun kahkahasıyla bir şey kıpırdar içinde. Küçücük ama güçlüdür. Çünkü umut, insanın en eski direnme biçimidir.
Hayat hızlandıkça biz de sürükleniyoruz peşinden. Yeni olan, parlak olan, hızlı olan… Hepsi cazip geliyor. Ama bir yerden sonra yoruluyor insan. İşte o anlarda dönüp bakmak gerekiyor eskimeyenlere. Çünkü onlar gösteriyor bize, neyin gerçekten değerli olduğunu. Gösterişsiz ama sahici olanı…
Asıl mesele belki de bu: Yeniye kapılıp eskiyi kaybetmemek. Bazı şeyler vardır ki, eskidikçe anlam kazanır. Mesela babadan kalma bir saat… Belki artık zamanı doğru göstermiyor ama hatırası her şeyi anlatır. Ya da yıllardır saklanan bir mektup… Kağıdı sararmış ama içindeki duygu hâlâ capcanlıdır.
O yüzden bazen durmak gerekir. Gerçekten durmak. Gürültüyü kısmak, kalabalığı biraz geride bırakmak… Ve o tanıdık, eski seslere, şarkıların hüzünlü notalarına kulak vermek. İnsan en çok orada kendini bulur. Hayat… En çok da eskimeyenlerin ve özlemin içinde anlam kazanır.
Peki, sizin eskimeyen eskiniz nedir?