Zamanın durduğu, kumun kana boyandığı o gün; Mu'te savaşı (629) , sadece bir savaşın değil, bir inancın maddeye galebe çalışının destanıydı.

3.000 kişiydiler...Karşılarında ise devasa bir ordu (100.000) ve kibirli Bizans imparatorluğu duruyordu. Ne kılıçlarının sayısı yetti onları anlatmaya, ne de kalkanlarının sağlamlığı. Onları ayakta tutan, bugün bizim unuttuğumuz o büyük sırrı, "Lâ ilâhe illallah" sancağını kalplerine mühürlemiş olmalarıydı. Seyfullah’ın sancağı altında birleşen o 3.000 yürek, 100.000 lere diz çöktürürken tarihe şu notu düşüyordu: “Zafer, sayıca üstün olanın değil, inanmış olanındır.”
​Ve bugüne dönüyoruz...
​Bugün, gökyüzünün altında 1,5 milyar nefesiz. Bir okyanus kadar geniş, bir çığ kadar kalabalığız. Ama ne acıdır ki; o gün 3.000 kişinin titrettiği dünya, bugün 1,5 milyarın sessizliğiyle yankılanıyor. 8 milyonluk gözlerinden kan damlayan bir avuç yahudi topluluğun, kardeşlerimizin kanıyla çizdiği ve çizmeye çalıştığı sınırlara mahkûm kalışımız, sayıların ne kadar boş olduğunun en hazin ispatıdır.
​Ey bu devrin Müslümanı! Sana ne oldu ki, kalabalığın içinde kayboldun? Elinde imkan, cebinde servet, dilinde dua var; ama yüreğinde o Mu'te rüzgarı neden esmiyor? Kardeşin feryat ederken, senin konforun neden bozulmuyor? Biz ne zaman sayılara esir olduk? Ne zaman "biz azız" bahanesinin ardına saklanıp, aslında "biz birbirimizden kopuğuz" gerçeğini gizledik?
​"Siz o gün sayıca çok olacaksınız; ama suyun üzerindeki çerçöp gibi darmadağın olacaksınız." (Hadis-i Şerif)
​Bugün yaşadığımız zillet, düşmanın gücünden değil, bizim birliğimizin noksanlığından; onların silahından değil, bizim dünya telaşımızdandır. 8 milyonun, 1,5 milyarı esir alması, aslında ruhlarımızın maddeye esir düşmesidir.
​Artık uyanma vaktidir!
​Mute’deki o üç bin kişinin ruhunu kuşanmadan, sayılar bizi kurtarmayacak. Kardeşinin acısını kendi teninde hissetmeyen bir gövde, sadece bir yığındır. Birleşmek için ebabil kuşlarını beklemeyi bırak; ebabilin taşıyacağı o sapan taşı, senin kardeşinle kenetlendiğin ellerindir.
​Tarih bizi kalabalığımızla değil, o kalabalığın içinden kaç tane Halid bin Velid çıkarabildiğimizle yargılayacak.