Tarihin bilinen en eski medeniyeti olan Sümerler, insanlığa yalnızca yazıyı değil, hayatın en yalın gerçeğini de miras bıraktı. Bundan binlerce yıl önce Mezopotamya’nın bereketli topraklarında taşlara kazınan o cümle, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor: "Gümüşü ve altını olanlar; öküzü, koyunu ve arpası olanların kapısında bekler."
Gelişen teknoloji ve güçlü sanayimiz hamdolsun son yıllarda ülkemize çok büyük değerler kattı. Savunma sanayinden yerli üretime, teknolojik hamlelerden fabrikalarımıza kadar ürettiğimiz her şey Türkiye’yi güçlendiriyor, dışa bağımlılığımızı azaltıyor ve ekonomimize büyük bir dinamizm getiriyor. Sanayide ve teknolojide elde ettiğimiz bu başarılar hepimiz için gurur kaynağı. Ancak bütün bu gelişmeler bize temel bir gerçeği daha hatırlatıyor: Sanayi ve teknoloji ne kadar güçlü olursa olsun, tarladaki üretim aksadığında hayat durur. Çünkü fabrika çarkları kadar, toprağın bereketi de bir ülkenin omurgasıdır.
Kriz anları geldiğinde insanlık gözünü finans bültenlerine değil, buğday tarlalarına diker. Nitekim yakın geçmişte yaşanan Ukrayna’daki savaş ve ardından patlak veren küresel tahıl krizi, bu durumu tüm açıklığıyla gösterdi. Dünyanın en zengin ülkeleri, kasalarında milyarlarca dolar veya altın barındırsalar dahi limanlardan kalkamayan tahıl gemileri yüzünden gıda sıkıntısıyla yüzleşti. Bir çuval buğdayın yokluğu, paranız olsa bile satın alacak ürün bulamayabileceğinizi acı bir şekilde kanıtladı.
Önümüzdeki dönemde dünyayı bekleyen en büyük tehlikelerden biri de ithalat bağımlılığıdır. İklim değişikliği, kuraklık ve uluslararası gerilimler sebebiyle yarın ülkelerin "Benim ürünüm bana ancak yetiyor, dışarıya satmıyorum" diyeceği günler çok uzak değil. Böyle bir dünyada parasını verip dışarıdan ürün alma lüksü ortadan kalkabilir. İthalatçı bir anlayışla hareket etmek, gelecekte gıda güvenliğini tehlikeye atmak demektir.
Türkiye, coğrafi yapısı ve iklim çeşitliliğiyle tarihin en şanslı topraklarından birine sahip. Ancak bu potansiyeli korumak ve geliştirmek, toprağa hak ettiği değeri vermekten geçiyor. Bu noktada toprağını işleyen, üreten tüm çiftçilere verilen desteğin çok daha güçlü, kapsamlı ve sürekli hale gelmesi şarttır. Gübreden tohuma, sulamadan mazot desteğine kadar üreticinin yanında olmak, çiftçinin toprağına küsmesine engel olmak bir zorunluluktur. Üreten elleri desteklemek bir maliyet değil, geleceğe yapılan en güvenli yatırımdır.
Tarihin en eski medeniyetinden bugüne süzülen bu öğüt bize açık bir ders veriyor: Sanayide ve teknolojide güçlü kalırken tarımı da baş tacı etmek zorundayız. Çünkü nihayetinde zenginlik sadece kasadaki altınla değil, ambardaki buğdayla ve toprağın bereketiyle ölçülür. Geleceğimizi güvenceye almak, toprağımıza sahip çıkmaktan ve toprağı işleyen üreticimizi her zamankinden daha fazla desteklemekten geçmektedir.