Hayatta her şeyin bir "olur" tarafını aramak, insani bir reflekstir. Bir ilişkiyi, bir dostluğu, bir işi ya da bir ortaklığı ayakta tutmak için çabalar, son ana kadar o gemiyi terk etmek istemeyiz.
İnanırız çünkü; emeğe inanırız, zamana inanırız, karşımızdakinin de bizimle aynı ufka baktığına inanırız. Fakat bazen o geminin kaptanı kör, mürettebatı ise vefasızdır. İşte tam o eşikte, kalıp savaşmak cesaret değil, apaçık bir intihardır.
Geleceği görmekten aciz, öngörüsüz insanların yönettiği bir hikayede figüran olmak, sadece zaman kaybettirir. Ufku kendi çıkarlarından öteye geçmeyen, yarını hesap edemeyen sığ zihniyetler, kendileriyle birlikte en çok da onlara gözü kapalı inananları aşağı çeker. İşin içine bir de vefasızlık girdiğinde, geçmişte verdiğiniz tüm emekler tek bir kalemde silinir. Sizin kör bir inançla ve fedakarlıkla büyüttüğünüz ne varsa, onların bencil dünyasında bir hiç uğruna harcanır.
İnsan, kıymet bilmeyenlerin kalabalığında yavaş yavaş eksildiğini hissettiği an durmalıdır. Hak etmeyene verilen her değer, ruhun kendi kendine ihanetidir. Öngörüsüzlüğün karanlığında ve vefasızlığın sığlığında ısrarla beklemek, sabır değil; kendini değersizleştirmektir.
Böyle anlarda arkana bakmadan gitmek, bir pes ediş veya korkaklık değildir. Aksine; kendi değerini bilmek, sınırlarını çizmek ve ruhunu o bataklıktan kurtarma iradesidir. Hikayenin sonunun hüsran olacağını bile bile o sahnede kalmaya gerek yoktur.
Çünkü biliriz ki; vefasızın ve öngörüsüzün olduğu yerde, vaktinde firar en büyük zaferdir.