Günümüz dünyasında karşı karşıya olunan tabloyu sadece finansal grafikler ve iktisadi veriler üzerinden bakmak bana göre eksik bir yaklaşım olacaktır.
Çünkü toplumların geleceğini belirleyen asıl dinamik, ekonomik dalgalanmalardan ziyade toplumsal ve insani dokunun ne kadar sağlam kaldığıdır. Kapital kendini yok etmez; dünya finansal tarihi çok daha yıkıcı ekonomik krizler görmüştür. Hatta ülkemizde bile Cumhuriyet tarihinden beri birçok kriz yaşanmış ve toplum bu krizlerden daha güçlü çıkmayı bilmiştir; tıpkı 2001 krizinden çıktığı gibi. Ekonomi bir şekilde dengesini bulup düzelebilir; ancak asıl tehlike, toplumu içten içe kemiren ahlaki kriz ve sosyal yozlaşmadır.
Maddi kaynaklar tükenip yeniden üretilebilir; fakat sosyal çürüme, zamanla bir toplumu ayakta tutan tüm ortak bağları ve değerleri yok eder. Bu gidişatı durdurmanın yolu, etik değerlendirmeleri ve insanı merkeze alan bir yaklaşımı hayatın her alanında benimsemektir. Etik bir yaşam felsefesi; sanatta, edebiyatta ve toplumsal ilişkilerde insanın onurunu ve ahlakı korumak demektir. Geçmişte kültür, sanat ve edebiyatta erdem ve insani değerler ön plandayken; ne yazık ki günümüzde popüler kültürün etkisiyle mafya özentisi, şiddet ve yozlaşmış ilişki biçimleri çok daha fazla alan bulmaktadır. Toplumsal dokunun bu tür yozlaşmalarla Latin Amerika ülkelerindeki gibi derin bir krize sürüklenmesine izin verilmemelidir.
Bu durumun somut yansımalarını günlük hayatın pek çok alanında görmek mümkün. Toplumsal kurallara ve yapılara olan inancın zayıflaması, popülizmle gelen liyakatsizlik, kadına ve zayıf olana yönelik şiddet ile şiddet içeren içeriklerin kanıksanarak izlenmesi toplumsal yapıyı tahrip ediyor. Sosyal medyada etkileşim uğruna yaşanan yozlaşma; dürüstlük, yardımlaşma ve saygı gibi temel ilkelerin yerini benmerkezciliğe ve bireysel çıkar için her yolu mubah gören bir pragmatizme bırakmasına neden oluyor.
Bütün bu tablo en çok genç nesilleri ve aile yapısını etkiliyor. Dijital mecralardan beslenen bu olumsuz hava yüzünden gençler emek harcayarak çalışmak yerine, sosyal medya fenomenlerinin kolay ve lüks hayatlarına özeniyor. Kendi özgüvenleri azalan gençler, hayata karşı mücadele etme direncini de kaybediyor. Aynı anlayış aile hayatına da yansıyor; sorumluluk almaktan kaçınma, en küçük bir sorunda evlilikleri bitirme ve yaşadığı topluma dair aidiyet duygularının zayıflaması, toplumsal dayanışmanın temel taşı olan aile yapısını zedeliyor.
İşte bu yüzden, sosyal çürümeye karşı toplumsal ve ahlaki bir direnç göstermek, geleceğimiz olan nesilleri doğru değerlerle yönlendirmek bir zorunluluktur. Kültürel hayatı şiddet güzellemelerine ve dijital yozlaşmaya teslim etmeden; etiği, liyakati, insani değerleri ve aile yapısını yeniden toplumsal hayatın merkezine almak gerekmektedir.