Çin Devleti Hükümetinin Doğu Türkistan’da yaşattıkları bir güvenlik politikası değil, bir kimlik tasfiyesidir.

Çin hükümetinin “aile olmak” adı altında uyguladığı sistem, masum bir sosyal proje gibi sunulsa da gerçekte bir halkın hafızasını, inancını ve geleceğini hedef alan sistemli bir asimilasyon mekanizmasıdır. Uygur Türklerinin evlerine yerleştirilen Çinli görevliler, aynı sofraya oturur, aynı evde kalır, çocukların dilini, annenin inancını, babanın suskunluğunu denetler. Bu, aile olmak değil; mahremiyete zorla girmek, kimliği içerden çökertmektir.

Bir ev düşünün… Duvarlarında ataların hatırası, dilinde bin yıllık kelimeler, sofrasında helal lokma… Ve o eve, “devlet adına” biri giriyor. Ne söylediğini, ne düşündüğünü, neye inandığını sorguluyor. Çocuklara başka bir dil fısıldanıyor, annenin başörtüsü not ediliyor, babanın sessizliği şüphe sayılıyor. Aile, artık güvenli bir sığınak değil; gözetim altındaki bir hücreye dönüşüyor.

Daha acısı ise bu zulmün dünyanın gözü önünde, ama dünyanın sessizliği içinde sürmesidir. Uluslararası medya, ekonomik çıkarlar ve siyasi dengeler uğruna Doğu Türkistan’ı görmezden geliyor. İnsan hakları raporları yazılıyor ama manşet olmuyor. Gözyaşı var ama kamera yok. Çünkü fail güçlü, mazlum ise “rahatsız edici” kadar yalnız.

Bu bir kültür savaşıdır. Dilin unutturulması, inancın törpülenmesi, aile bağlarının çözülmesi… Bir halkın varlığı, yavaş ve sessiz bir şekilde silinmek isteniyor. Kurşunla değil; müfredatla, misafir kılığındaki gözetmenle, zoraki gülümsemelerle… Tarih bize şunu öğretmiştir: Bir milleti yok etmek için önce ailesini dağıtırsınız, sonra dilini susturursunuz.

Ve şimdi buradan sesleniyorum:

Ey Oğuzlar,
Ey Kıpçaklar,
Ey Türkmenler…

Bizler sadece aynı kökten gelen adlar değiliz; aynı acıyı tanıyan, aynı kelimeyle dua eden, aynı tarihle yoğrulmuş bir milletin parçalarıyız. Doğu Türkistan’da susturulan bir ninni, aslında bizim hafızamızdan koparılmak istenen bir sestir. Uygur çocuğunun unutturulan dili, yarın bizim çocuklarımızın da sorusu olabilir.

Suskunluk bize yakışmaz. Unutmak, bize ait değildir. Bugün Doğu Türkistan’da “aile olmak” adı altında dağıtılan yuvalar, yarın Türk dünyasının ortak vicdanında bir utanç lekesi olarak kalacaktır. Sesimizi yükseltmezsek, tarih bize şunu soracaktır:
“Bir millet yok edilirken neredeydiniz?”

Unutmayalım:
Bir yerde bir Türk’ün ocağı sönüyorsa, aslında hepimizin ateşi azalıyor.