Son yıllarda şehrimiz, bölgemiz ve ülkemizde toplumsal hayattan kendini soyutlamış, tüm hayatını somut bir gelecek planı kurmadan evlerinin salonlarında, televizyon ve bilgisayar ekranlarının loş ışığında geçiren gençlerimizin sayısı giderek artıyor.
Sokaktaki bu sessiz çığlığı fark ettikten sonra, “Acaba ülkemiz ve dünyada bu sorun aynı mı?” diyerek kısa bir araştırma yaptığımda, ne yazık ki karşımıza çok vahim, adeta toplumsal bir krizin habercisi olan istatistikler çıktı. Yazıyı okurken, “Bizim çocuk da tam olarak böyle; ne okul ne de iş hayatı var, bütün gün evde uyuyup televizyon ve telefonla uğraşıyor,” dediğinizi duyar gibiyim. İşte tam da bu noktada, o bireysel gibi görünen aile içi sitemlerin, aslında devasa bir sosyolojik yaraya, literatürdeki adıyla “NEET” (ne eğitimde ne istihdamda) gerçeğine dokunduğunu görmemiz gerekiyor.
İstatistiklerin artık kuru birer veri olmaktan çıkıp ciddi bir imdat çağrısına dönüştüğü bir dönemdeyiz. Türkiye’nin 15-29 yaş arası gençlerde %26’lara ulaşan bu oranla (4.7 milyon ) Avrupa birincisi olması; Hollanda, Almanya gibi ülkelerin bu oranı çoktan %5-10 bandına çekmiş olması, durumun vehametini sosyolojik bir travma olarak önümüze koyuyor. Özellikle bu kitlenin büyük bir kısmını genç kadınların oluşturması, toplumsal rollerin ve ekonomik daralmanın hayalleri nasıl ev içine hapsettiğini kanıtlıyor.
Ancak mesele yalnızca bugünün işsizlik tablosu değildir. İstihdama katılmayan, kayıt dışı ve üretim sürecinin dışında kalan bu gençlik; aile kuramamakta, gelecek planı yapamamakta ve bu durum ülkeyi hızla yaşlanan bir nüfus yapısına sürüklemektedir. Gençlerin evden çıkamadığı, hayata tutunamadığı bir toplumda doğurganlık düşmekte, iş gücü piyasası daralmakta ve ekonomik çarklar uzun vadede geri dönülmesi zor bir kırılganlığa girmektedir. Bugün evde pasifleşen her genç, yarının eksilen iş gücü ve çözülen demografik dengesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Gençlerin Avrupa’daki akranları dünyayı keşfedip kariyer basamaklarını tırmanırken neden hâlâ baba evinde harçlık beklediğini sorguladığımda, sebeplerin yapısal bir yumak gibi birbirine dolandığını fark ediyorum. Eğitim–istihdam uyumsuzluğu, üniversite diplomasının piyasadaki karşılığının aşınması ve yüksek enflasyonun iş arama sürecini dahi bir maliyet unsuru hâline getirmesi, gençleri “öğrenilmiş çaresizlik” dediğimiz o karanlık tünele sürüklüyor.
Üstelik bu edilgen yaşam biçimi yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmuyor. Zamanını verimli şekilde kullanamayan, üretimden ve sosyal ilişkilerden kopan gençlerde; özgüven kaybı, kaygı bozuklukları, depresyon ve değersizlik hissi giderek yaygınlaşıyor. Hayatla temasını kaybeden genç, zamanla kendi potansiyeline de yabancılaşıyor. Evde geçen her yıl, sadece kariyerden değil, ruh sağlığından da bir şeyler eksiltiyor.
Ancak bu tabloda sadece merkezi veya yerel yönetimlerin değil, ailelerin de üzerine düşen, bazen sevgiyle perdelenen hatalı tutumları görmezden gelemeyiz. Bizim “koruyucu aile” yapımız, evladını hayatın sert rüzgârlarından korumaya çalışırken, farkında olmadan onları ataletin konforlu ama tehlikeli kollarına bırakıyor. Ailelerin, çocuklarını hayata hazırlarken “bir kap yemeği, sıcak bir odası nasılsa var” anlayışıyla sundukları sınırsız destek, bazen gencin dış dünyayla mücadele etme kaslarını köreltiyor. Ailelerimizin, gençleri sadece akademik bir başarıya odaklamak yerine; onlara sorumluluk bilincini, başarısızlığın da hayatın bir parçası olduğunu ve üretmenin onurunu aşılayan birer rehber olması gerektiğine inanıyorum. Evin içindeki o güvenli liman, genci hayata hazırlayan bir tersane olmalı; onu dış dünyadan saklayan bir sığınak değil.
Bu derin sorunun sadece iş ilanları açarak çözülemeyeceğine; aile, yerel yönetim ve genel idarenin eş zamanlı bir seferberlik başlatması gerektiğine inanıyorum. Genel idarenin eğitim sistemini piyasa gerçekleriyle barıştırması, yerel yönetimlerin ise gençleri dört duvar arasından çıkaracak, onlara “para harcamadan var olabilecekleri” sosyal alanlar ve teknik beceri ofisleri kurması şarttır. Türkiye’nin en büyük sermayesi olan gençlik, şu an pasif bir mevduat gibi evlerde eriyor. Eğer bugün aileden devlete kadar her kademede bu gençleri o salon köşelerinden çıkaracak somut adımlar atmazsak, sadece bir nesli değil, ülkenin ruhunu ve yarınlarını kaybedeceğimizden endişe ediyorum. Gençleri evden çıkarmak için önce onlara kapıyı açacak gerçek bir umut ve sorumluluk bilinci inşa etmemiz gerektiğine yürekten inanıyorum.