Her insanın mutlaka bir önemli anısı vardır. Hayatı boyunca unutamayacağı ve hatırladıkça güldüğü veya üzüldüğü bir anısı mutlaka vardır. İşte bunlardan birini ben yaşadım.

Yıl 1977 o yıllar da bu günkü gibi öyle hızlı trenler, modern otobüsler pek yok. Gideceğiniz yerler ters yönler ise mutlaka aktarmalı gitmek zorundaydınız.

Gençliğimin bir bölümünü ülkemizin birçok ilini gezerek geçirdim diyebilirim. Kışın okuyup, ayrıca fotoğrafçılık yaparak para kazanıp birikim yapar, yazın ise bu biriktirdiğim para ile gidip görmediğim yerleri görüp gezerdim. Tabi bu gezi sırasında da insan çok değişik tipler ile tanışıp, konuşarak birçok şey öğreniyorsunuz.

İşte yine bir yaz günü Karadeniz turu yapıp, hem asıl memleketimiz olan Trabzon Çaykara ilçesine bağlı eski ismi Zeno olan Camiderneği’ne de giderek, akrabaları da ziyaret etmiş olurum dedim.

O dönemlerde Kars’tan direk Trabzon’a araç olmadığından Erzurum’dan otobüse binmem gerekiyordu. Geç saat dokuz sıralarında Kars tan tren ile Erzurum’a gidip oradan otobüs ile Trabzon’a gidecektim.

Erzurum Kars arası tren ile yaklaşık yedi sekiz saat sürüyordu. Mübarek teren bir yerde bir karartı görmesin, orada durur ya yolcu alır veya yük alıp yoluna devam ederdi. Her neyse, trene bindim boş olan bir kompartımana girip oturdum. Sarıkamış’a kadar çok rahat gelmiştim. Sarıkamış’ta bir adam benim bulunduğum kopartmana gelip oturdu. Düzgün giyimli, elinde o zamanın deyimi ile Ceymis Bond çantası vardı. Adam içeri girdi ne selam verdi, nede tek kelime etti. Garip bir hali olduğu her halinden belli idi!

Ben laf atıp:

“Hoş geldin ağabey! Yolculuk nereye?” diye sordum adam suratıma ters, ters bakıp kafasını sağa-sola hafifçe salladı ve çantasını eşya bölümüne koydu ve oturdu. Ağzından tek kelime bile çıkmadı. Ceketinin iç cebinden küçük bir kitapçık çıkarıp sayfaları karıştırdı ve bir yerden sonra okumaya koyuldu.

Saatler birbirinin ardı sıra geçiyor, trenin raylar üzerinde çıkardığı ritmik sese trenin acı düdüğü ekleniyor, adam bir robot gibi kitapçığa kilitlenmiş gibi, gözünü ondan ayırmıyordu. Kop Dağı’nı geçtik tık yok. Karaurgan’ı geçtik yine ses yok. Süngütaşı, Köprüköy Nihayet Horasan’a yaklaşıyoruz, sonrası Erzurum nasılsa diye kendi kendime içimden söyleniyorum. Ancak bu süreç içinde de bu adamın hali beni hayli ürkütüyordu. Bir ara elini iç cebine atıp bir paket Samsun sigarası çıkardı. O dönemlerde Samsun sigarası içen biri hayli zengin biri idi. Her neyse paketten bir tane sigara çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Sigara paketini ise yine ceketinin iç cebine koydu. Elindeki kitapçığı bir yere bırakma gibi bir niyeti yok gibiydi. Bu defa elini ceketinin diğer iç cebine soktu. Bu arada da beni tepeden tırnağa süzdü ve cebinden küçük bir tabanca çıkardı.

Ben tabancayı görünce soğuk, soğuk ter dökmeye başladım. Adamın niyeti kötü gibiydi. Ancak benden ne istiyor diye içimden söyleniyor, bir yandan da bildiğim bütün duaları okumaya başlamıştım. Adam elindeki tabancanın namlusunu bana doğrultmuş, bir eli de tetikte idi. Ben gözlerimi yumdum ama bir gözümü de aralayıp onu izliyorum. Adam tetiği çekti. Ben yeniden gözlerimi yumdum: “Çıt” diye bir ses ile irkildim! Ben herhalde ateş almadı derken, ses seda kesildi. İçimden “Herhalde adam beni öldürmekten vaz geçti!” diyerek gözlerimi açtım. Adamın elindeki meğer tabancaya benzer bir çakmakmış sigarasını yakmış, bir yandan yine kitapçığını okuyor, diğer yandan sigarasından birkaç nefes çekip üflüyor. İçerisi hayli duman olmuştu. Ben kalkıp kompartımanın camını indirdim. Adamda hala bir tık yok.

Bu arada kondüktör de kompartımanları dolaşıp biletleri kontrol ediyor. Erzurum yolcularına inmeleri için hazırlanmalarını söylüyordu. Nihayet bizim kompartımana geldi. Kapıyı açıp biletlerimizi istedi. Ben kendi biletimi verdim. Bana:

“Hazırlan oğlum birazdan Erzurum garına gireceğiz!” dedi. Ve sonra adamının biletine bakıp:

“Beyefendi sizin biletiniz yataklı vagonda lüks kompartımanda! Neden buradasınız?” Deyince ben merakla adamın ne cevap vereceğine odaklandım. Ancak adamın kondüktöre tek bir kelime etmeden biletini aldı ve kompartımandan çıkıp gitti. Ben kondüktöre ağabey bu adam Sarıkamış’ta trene bindi. Buraya kadar ağzından tek kelime duymadım. Yolculuk nereye dedim. Bazı sorular sordum. Her defasında suratıma bön, bön baktı. Kondüktör: “Adam biletini İstanbul’a almış. Ben Erzurum’da görevi bırakacağım. Ama diğer kondüktör arkadaşlara tembih ederim bakalım kimmiş, neyin nesi imiş ben öğrenirim!” Bende merak içindeydim:

“İyi de sen öğrenirsin de ben nasıl öğreneceğim?” kondüktör:

“Sen yolcu biz de hancı olduğumuza göre, mutlaka bir gün öğrenirsin!” dedi.

Gerçekten bu gezi sonrası yeniden ben Erzurum’a gelmiş Kars’a dönmek için tren garına gidip biletimi almıştım. İstanbul’dan gelecek olan treni beklemek üzere, garda bulunan kafe benzeri yerde iki açma alıp bir masaya çöktüm. Garsonda iki bardak çayı önüme sürüp gitti.(Erzurum’da o dönemlerde kahve hane ve böyle çay verilen yerlerde küçük çay bardağı ile iki çay bırakılırdı. Çayın yanında sert Erzurum kesme şekeri tabakta verilir ve çaylar kıtlama içilirdi.)

Ben çayımı yudumlayıp açmalarımı yerken içeri o benim meşhur kondüktör girdi. Ben hemen heyecanla yanına varıp:

“Ağabey beni hatırladın mı?” diye sordum kondüktör şöyle yüzüme bakıp dudağını da bükerek:

“Siman yabancı gelmedi evlat! Kimdin sen?” ben hemen kendimi tanıttım:

“Şu garip yolcuyu merak etmiştim? Kimmiş? Neyin nesi imiş? Öğrendiniz mi ağabey?”

Deyince kondüktör gülerek cevap verdi:

“Haa! Haaa! Hatırladım evlat. Evet, evet; öğrendik!” Deyince ben merakla tekrarladım:

“Kimmiş? Kondüktör:

“Adam şu (Bir garip yolcu Filminin Senaristi) imiş! Dedi evlat. Zaten bu senaryo ve roman yazarları bir garip oluyor. Kendine uygunda bir senaryo yazmış, baksana!” dedi. Ben bu filmi geçen yıl izlemiştim. 1974 yılı yapımı filmde Başrol oyuncuları Engin Çağlar, Hale Soygazi ve Ahmet Mekin’in rol aldığı güzel bir filmdi. Böylece izlemiş olduğum bir filmin senaristi ile kısa bir yolculuk yapmışım da haberim yokmuş: