İnsan bazen susar, konuşursa kırılacak diye, konuşursa dağılıp toparlanamayacak diye susar, karşısındakini kaybetmemek uğruna kendinden vazgeçer ve fark etmeden kendi içinden eksilmeye başlar. Oysa bilmez ki en çok da sustukları büyür içinde, kelimeye dönüşmeyen her duygu zamanla katılaşır, ağırlaşır ve insanın omuzlarına görünmez bir yük gibi çöker.

Duygular çöpe atılmıyor, keşke atılabilse. Öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı bir köşeye bırakılmış gibi görünür ama aslında hiçbir yere gitmez, sessizce içimizde birikir, yer kaplar, alan daraltır. Tıpkı farkında olmadan doldurduğumuz bir flaş belleğin hafızası gibi gereksiz dosyalar nasıl sistemi yavaşlatırsa, içe attığımız her duygu kırıntısı da ruhumuzun çalışma düzenini bozar, bizi yavaşlatır, enerjimizi emer.
Sonra bir sabah uyanırsınız ve bedeniniz sizden önce konuşmaya başlamıştır, baş dönmeleri, sebepsiz halsizlikler, geçmeyen bir yorgunluk, içten içe çöken bir ruh hâli eşlik eder size. Adını koyamazsınız, sadece yorgunum dersiniz ve geçmesini beklersiniz, oysa yorgun olan yalnızca beden değildir, yıllardır taşınan yük ağırdır çünkü ve insan en çok da söyleyemediklerinden yorulur.
Gereğinden fazla yükle yürümeye çalışıyoruz çoğumuz, yılların biriktirdiği söylenmemiş sözler, bastırılmış öfkeler, yutulmuş gözyaşları sırtımızda görünmez bir çanta gibi asılı duruyor ve biz onu indirmeden yol almaya çalışıyoruz. Sessiz kalmak erdem sanılıyor bazen, olgunluk diye öğretiliyor, sabır diye yüceltiliyor ama her sessizlik huzur getirmiyor, bazı sessizlikler insanın içini kemiriyor.
İçe atılan her duygu zamanla devasa bir kitleye dönüşüyor, görünmüyor belki ama etkisi hayatın her alanına yayılıyor, stres oluyor, uykusuzluk oluyor, depresyon oluyor, hayattan alınan tadı azaltıyor. Ruh sustuğunda beden devreye giriyor çünkü insanın iç dünyası ihmal edildiğinde bir yerlerden alarm vermeye başlıyor ve biz o alarmı çoğu zaman geç fark ediyoruz.
Kötü anılar, kötü geçmiş, bastırılmış duygular insanı yavaş yavaş çökertiyor, bir gün içinde değil ama her gün biraz daha eksilterek, biraz daha ağırlaştırarak. Bir bakıyorsunuz gülüşleriniz kısalmış, heyecanınız azalmış, umutlarınız törpülenmiş ve içinizde anlam veremediğiniz bir boşluk büyümüş.
Peki ne yapılabilir diye soruyor insan kendine, gerçekten mümkün mü bu yükten hafiflemek. Cevap aslında dışarıda değil, tam olarak insanın kendi içinde saklı duruyor. Konuşmak, yazmak, sınır koymak, canım acıdı diyebilmek ve bunu söylerken suçluluk hissetmemek gerekiyor belki de en çok.
Kolay değil elbette, alışkanlıklar kolay değişmiyor, yıllarca güçlü görünmeye çalışmış bir kalp bir günde yumuşamıyor. Ama şunu unutmamak gerekiyor, mezara tek gideceğiz ve bu hayatın yükünü başkalarının hatalarıyla ağırlaştırmaya hiç gerek yok. Sizden daha değerli kimse yok, sizin ruh sağlığınızdan, huzurunuzdan daha kıymetli hiçbir ilişki, hiçbir onay, hiçbir beklenti yok.
Arada bir iç temizlik yapmak şart, nasıl ki bilgisayardaki gereksiz dosyaları silmeden sistem rahatlamıyorsa, kalbimizin hafızasını boşaltmadan da huzur bulamıyoruz. Affetmek bazen bir başkasını değil kendini özgür bırakmak demek, yüzleşmek korkutucu olsa da iyileştirici olabiliyor, kabullenmek ise insanı en çok hafifleten adım olabiliyor.
İnsan taşıyabildiği kadar güçlü ve bazen en büyük güç susmakta değil konuşabilmekte saklı. İçinize attıklarınızı bir gün bedeniniz size hatırlatmadan önce siz onlarla yüzleşin, yüklerinizi azaltın, hafifleyin. Çünkü yaşamak yük taşımak değil, yaşamak insanın kendi ruhuna iyi gelebilmesi demek.