Tiroid bezinin metabolizmanın orkestra şefi konumundaki en kritik endokrin organlardan biri olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Hakan Yabanoğlu, organın ürettiği T3 ve T4 hormonlarının solunumdan sindirime, çocukluk çağındaki fiziksel gelişimden gebelik sürecine kadar yaşamın her evresinde temel metabolik mekanizmaları yönettiğini belirtti.
"Son 30 yılda görülme sıklığında belirgin tırmanış var"
Tiroid kaynaklı tümörlerin son dönemde hem Türkiye’de hem de küresel ölçekte çok daha sık teşhis edildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Yabanoğlu, genetik miras ile geçmişte maruz kalınan radyasyonun en güçlü risk faktörleri arasında yer aldığını kaydetti:
"Özellikle son 30 yıllık zaman diliminde tiroid kanseri vakalarında belirgin bir artış trendi gözlemliyoruz. Bu tablonun gelişiminde en çok üzerinde durulan zemin genetik yatkınlıktır. Bilhassa birinci derece kan bağında tiroid kanseri geçmişi bulunan kişilerin çok daha temkinli ve bilinçli olması gerekir. Bir diğer kritik tetikleyici ise çocukluk ya da gençlik yıllarında baş-boyun hattının herhangi bir sebeple tıbbi ya da çevresel radyasyona maruz kalmış olmasıdır."
"Sanılanın aksine ağrı yapmaz, boyundaki kitle ve ses kısıklığına dikkat"
Halk arasında tiroid kanserinin boğazda baskı, belirgin ağrı ya da öksürük nöbetleriyle kendini belli ettiğine dair yanlış bir kanaat bulunduğunu vurgulayan Yabanoğlu, hastalığın doğasına ilişkin şu bilgileri paylaştı:
"Tiroid kanserleri çoğunlukla ağrısız ve sessizce yol alır. Hastalarımız bize çoğunlukla boyunlarının ön ya da yan kesiminde ellerine tesadüfen çarpan bir şişlik, beze veya yumru şikâyetiyle gelir. Boğazdaki yanma, baskı veya öksürük gibi tablolar doğrudan kanser kaynaklı olmayabilir. Ancak nadir de olsa nodül ses tellerine komşu bir alana yerleşmişse buradaki sinirleri etkileyerek ses kısıklığına yol açabilir. Boyunda sonradan ortaya çıkan, sert yapılı, büyüyen kitlelerin ve sebebi açıklanamayan uzun süreli ses değişikliklerinin mutlaka uzman hekimce değerlendirilmesi şarttır."
Ultrasonografi ve iğne biyopsisi ile kesin teşhis
Klinik incelemede ilk basamağın titiz bir fizik muayene olduğunu belirten Prof. Dr. Yabanoğlu, ardından devreye giren ultrasonografinin yol haritasını çizdiğini söyledi:
"Baş ve boyun bölgesinin detaylı fiziki kontrolünün akabinde uygulanan ultrasonografi; tiroid bezinin dokusunu, nodül varlığını, bu nodüllerin milimetrik özelliklerini ve çevre lenf bezlerinin durumunu net biçimde ortaya koyar. Şüpheli bir morfoloji yakalandığında ise ilgili nodülden veya lenf bezinden ultrason eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılarak hücre örneği alınır ve nihai patolojik tanı konulur."
Tedavinin ana omurgasını cerrahi hamle oluşturuyor
Tiroid kanserinde tedavi şemasının hastanın ve tümörün niteliğine göre kişiye özel planlandığını belirten Prof. Dr. Yabanoğlu, cerrahinin bu süreçteki en etkili yaklaşım olduğunu dile getirdi:
"Cerrahi müdahalenin boyutuna karar verirken; kanserin alt tipi, kitlenin çapı, bez içerisindeki dağılımı, hastanın genel durumu ve lenf bezlerine sıçrama olup olmadığı birlikte değerlendirilir. Bazı vakalarda tiroid bezinin yarısının cerrahi olarak çıkarılması (lobektomi) yeterli bir koruma sağlarken, kimi hastalarda bezin tamamının (total tiroidektomi) alınması zorunludur. Eğer tümör boyun lenf zincirine sirayet etmişse, 'lenf nodu diseksiyonu' operasyonuyla bu bezler de temizlenir. Ameliyat sonrasında hastanın patoloji tablosuna göre endokrinoloji, nükleer tıp ve cerrahi disiplinleri eş güdümle ek tedavi ve izlem süreçlerini yürütür."
Papiller tiroid kanserinde hayatta kalma oranları çok yüksek
Kanser teşhisinin hastalar üzerinde haklı bir endişe yarattığını ancak tiroid kanserlerinin büyük bir kısmının modern tıbbın imkânlarıyla başarıyla kontrol altına alındığını aktaran Yabanoğlu, "Özellikle en yaygın görülen papiller tiroid kanserinde, erken evrede yakalanıp uygun cerrahiyle tedavi edilen hastalarda uzun dönem sağkalım ve iyileşme sonuçları son derece yüz güldürücüdür" dedi.
"Tek bir diyetle önlemek mümkün değil, aile öyküsü olanlar taranmalı"
Tiroid kanserini mutlak surette engelleyen mucizevi bir diyet ya da yaşam tarzı kuralının bulunmadığını aktaran Prof. Dr. Yabanoğlu, hastalığın hücresel genetik değişimler ve bireysel yatkınlıkla şekillendiğini söyledi. İyot alımındaki aşırılık veya yetersizliğin belirli alt türlerin dağılımında rol oynayabildiğini ancak tek başına belirleyici olmadığını sözlerine ekledi.
Toplum geneli için belirli bir yaşta başlatılan rutin ve standart bir tarama protokolünün bulunmadığını belirten Prof. Dr. Hakan Yabanoğlu; buna karşın ailesinde, özellikle de anne, baba veya kardeşlerinde tiroid kanseri geçmişi olan bireylerin hiçbir şikâyeti olmasa dahi düzenli muayene, tiroid ultrasonu ve hormon paneli testleriyle taranmasının erken teşhis açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.





