Bugün sizlere yaşadığım güzel bir trajikomik bir olayı anlatacağım.

İstanbul’da Okmeydanı’nda 1978 yılında elektir malzemeleri sattığım bir dükkânım vardı. Aynı zamanda inşaatlarda tesisat ta çekiyordum. Yanımda dört kalfam vardı. Bu kalfalarım ile beraber ikişerde elemanları vardı. Bu dört ekip sabahtan çıkar inşaatlara çalışmaya giderlerdi.

Birinci ekip beton atılırken planşe döşemeye gider. İkinci ekip desand inşaat içi elektrik borularını döşer, Üçüncü ekip kabloları çeker. Dördüncü ekip ise son işlemi tamamlar. Yani aksesuarları. Anahtarları, prizleri, ampul duylarını ve son olarak sayaç ve merkez sigorta kofra kasasını yerleştirip enerji vermeye hazır hale getirirdi.

Şimdi birinci ekipte ki kalfa Ahmet Çolak diye bir arkadaştı. Biz ona talihsiz Ahmet lakabını takmıştık. Neden olduğuna gelince gelin hep beraber bu arkadaşın başına gelenleri dinleyelim:

Ahmet çalışkan dürüst bir arkadaştı. Hiç yalan söylemez Mazeret uydurmaz ne olursa olsun dosdoğru bir arkadaştı. Bu arkadaş mahallesinde bir kıza âşık olmuş. Kız ile kaçamak gizli, gizli konuşuyorlar. Kızın bir de evde kalmış çirkin bir ablası var. Yaşı ilerlemiş, kimse talip olmamış. Her neyse bizim Ahmet askerden sonrası sevdiği kıza görücü gidiyorlar. Kızın ailesi ablası varken küçük kızı verme tarafı değil. Ama bizim Ahmet haklı olarak konuştuğu sevdiği kız ile evlenmeyi isteyince kızın ailesi söz kesip düğünü de erken bir tarihe alıyorlar. Kızın babası bizim Ahmet’i bir kenara çekip:

“Bak oğlum bizim adetlerimiz sizinkilerden farklıdır. Düğünden sonra kızla birlikte olduğun üç gün kızın yüzünü görmeyeceksin.” Ahmet hemen merakla sorar:

“Neden babacığım?” Kayınpeder nedenini anlatır:

“Benim dedelerim bed dualı imiş. Yani senin anlayacağın, üç gün boyunca gelinin yüzünü görmen uğursuzluk getirirmiş. Benim ağabeyim bu işi inanmadığı için bir ayağını kazada kaybetti! Şimdi sen benim kızım ile evlenmek istiyorsan bu âdetimize uymak zorundasın.” Ahmet çaresiz kabullenmiş. İçinden de ne olacak canım üç gün sevdiğimin yüzünü görmesem ne olur. Diyor ve düğün sonrası bizim Ahmet ilk gece çok çaba sarf etse de kız yüzünü göstermiyor. Üç günden sonra Ahmet gelinin yüzünü açıp boynuna altın takacaktır. Ve bu gelin yüzünü açtığında talihsizliğinin ilki ile yüz, yüze geliyor.

Sevdiği kız değil onun evde kalmış ablasıdır. Zavallı Ahmet ilk talihsizliğini evlilikle açmış arkasından mı yaptığı bütün işlerde talihsizlikler hiç peşini bırakmamış. Bunlardan dördüne ben şahidim:

Ahmet’i planşeye gönderdik beton atılırken inşaatın kalıpları devrilmiş az kalsın kalıpların altında kalacakmış. Bana geldi korkudan tir, tir, titriyordu ve bana:

“Yusuf ağabey beni desanda gönderir misin? Planşe bana göre değil!” Ben tamam diyip, desand da ki kalfayla yer değiştirdim. Bir hafta iyi gitti. İkinci hafta başı akşamüzeri dükkâna geldi. Ahmet burnundan soluyor! Ben merakla sordum:

“Ne oldu Ahmet ne bu halin? Ahmet sinirli bir şekilde cevap verdi:

“Ne olacak ağabey! Mahmut planşe atılırken kirişlerin içine buat koymamış. Tam on adet buat yerini çekiçle murçla oyarak bu hale geldik!” Ben Ahmet’in bu haline üzüldüm ve bu defa kablo çekmesi için Tarık kalfa ile yen değiştirdim. Aradan iki gün geçti geçmedi, sabah Dolap dere mevki ne bakan beş katlı 10 dairelik bir inşaatın kablolarını çekmeye gittiler. Gittikleri gibi geldikleri bir oldu. Ahmet yine burnundan soluyor. Ben yine bir şeyler olmuş diye düşünürken Ahmet patladı:

“Ya ağabey bütün talihsizlikler beni mi buluyor? Ben merakla sordum:

“Yine ne oldu Ahmet?” Ahmet:

Ağabey inşaatın bütün borularını çocuklar sökmüş. İnşaatın demirden giriş kapısı kapalı. Nereden girmişlerse hepsini sökmüşler.” O yıllarda çocuklar kâğıttan küçük külah lar yapıp boruya koyup üfleyerek bir birlerine atıyorlar. Onun adına da püftürük diyorlar. Ahmet oflayıp püflerken dayanamadım bu defa Ahmet’i kablo çekmesi için ekibin başına verdim. Yaklaşık iki hafta geçti bir sorun yok. O boruları çaldırdığı inşaatın kablolarını çekiyorlar. Kabloları aşağı panoya kadar indirip gidecekler, inşaatta çalışmak için yan komşudan seyyar hat almışlar. Bizim Ahmet işi bitip seyyar kabloyu toplarken kabloda çıplak bir yer varmış, Ahmet’i adam akıllı sallamış. Kablonun bağlı olduğu sigorta atmasa bizim Ahmet sizlere ömür: Yine dükkâna geldi. Hani bazı filmlerde elektriğe çarpılan insanların saçları kirpi gibi dikilir ya mübalağasız aynen öyle idi. Ben sormaya çekiniyorum. Toparlanıp:

“Yine ne oldu Ahmet?” Ahmet yine titrek bir vaziyette arka cebinden pense ile kontrol kalemini çıkarıp masaya koyup:

“Yusuf ağabey, bu iş bana göre değil! Benim hesabımı kes. Ben başka bir iş yapacağım!” dedi. Ben merakla sordum:

“Hayırdır Ahmet saçların neden böyle ayaklanmış?” Ahmet sinirli, sinirli:

“Ağabeyi sorma lütfen benim hesabımı kesiver.” Dedi. Bende çaresiz hesabını kestim ve helalleştik onu yolcu ettim.

Ahmet Okmeydanı’nda bir pideciye girmiş çalışıyordu. Orada başına gelenleri ise bir başka gün anlatacağım. Bu günlük bu kadar!