Eski Ramazan gecelerinde konu komşu bir evde toplanır çeşitli hikayeler, fıkralar, menkıbeler ve kıssadan hisselerle muhabbetler edilirdi.
Çoğu zaman çocukları aralarına alıp anlatılan kıssaları can kulağı dinlememiz sağlanırdı. Hayatın nasıl yaşanıp şekillendirileceği konusunda ders niteliği taşıyan bu kıssaları ve bundan çıkarılacak dersler doğrultusunda davranışlarımıza yön verirdik. Hani derler ya eğitim önce ailede başlar, sonra okulda devam eder. Yanlış anlaşılmasın. Eğitmek farklı bir iştir, öğretmek farklı. Bu eğitme işini okul öncesi annelerimiz öğretirlerdi. Ben hep söylerim eğitim farklı bir iştir öğretim farklı bir iştir diye.
Evet, bu kısa muhabbetin ardından gelelim bu günkü öğüt alınacak kısa ’ya:
Vakti zamanın birinde bal üretimi yapan zengin bal tüccarı bir arıcı varmış. Adamın ben deyim yüz kovanı sen de beş yüz kovan arısı varmış. Kendi ülkesinin bal ihtiyacını karşıladığı yetmiyormuş gibi elde ettiği balları komşu bölgelere, hatta yakın devletlere satarmış.
Bir gün yoksul bir çobanın hasta olan annesi oğluna:
“Oğul canım çok bal çekti. Hiç değilse şu tahta kaşık kadar bir bal al. Belki bu öksürüğüme iyi gelir de tutamadığım orucumu tutmaya devam ederim.” Der. Oğlu çaresiz anasının bu isteğini geri çevirecek değil ya. Evden çıkıp zengin arıcının yanına varıyor. Genç elindeki büyük tahta kaşığı arıcıya uzatarak:
“Beyim, anam çok hasta. Şu mübarek Ramazan ayında sevabına bir kaşık bal verir misin?” arıcı kaşlarını çatıp:
“Fe sübhan Allah! Sapasağlam adamsın. Git çalış kazan paranla bal da alırsın, yağda!” Delikanlı:
“Beyim zaten çalışıyorum. Ben çobanlık yapıyorum. Ancak aldığım para anamın ilaçlarına ve hekim parasına yetiyor. Sağ olsun hekim amca tedavi parası da almıyor. Ben alacağım son maaşımdan bu balın bedelini ödesem olmaz mı?” der arıcı öfke ile cevap verir:
“Haydi, oradan açlıktan nefesin kokuyor. Senin bana borcunu ödeyeceğini nereden bilirim! Sonra ben veresiye bal satmıyorum haydi yoluna!” der. Zavallı delikanlı elinde tahta kaşıkla orman yolundan eve dönerken bir Bal Porsuğu onun omuzuna konar. Çobanın kulağını gagası ile ittirerek sağa doğru yönlendirir. Devasa bir ağacın yanına gelerek ağacın dalına konar. Çoban ağacın bir kovuğunda arıların girip çıktığını fark eder ve burada bal olduğunu anlar. Hemen şalvarının cebinden kav taşını çıkarıp kuru otları toplayarak bir ateş yakar. Kuru otların yanması ile bir duman oluşur. Bütün arılar ağacın kovuğundan çıkar. Çaban hemen ağaca tırmanıp kovuktan büyük bir parça balı koparıp alır. Aldığı balın yarısını ağacın dalına koyar. Bu yarım bal ona yol gösteren Bal Porsuğunun hakkıdır. Ve yaktığı otları iyice söndürdükten sonra evin yolunu tutar.
Çoban bal peteğini anasına getirir. Anası yediği bu doğal bal ile şifa bulur iyileşir ve özlem duyduğu orucunu tutmaya başlar. Çoban iyi bir arkadaşlık kurduğu Bal Porsuğu ile bal toplamaya ve satmaya başlar.
Öte yandan cimri vicdansız bal tüccarının kovanlarında bir hastalık meydana gelir ve bütün arıları helak olur. Elde avuçta ne varsa hep si gider ve bir dilim ekmeğe muhtaç olur. Çoban ise bal üretiminde eski arıcıyı bile geride bırakır, zengin bir tüccar olur. Yaşadığı o acı dolu günlerin etkisi ile yardıma muhtaç mağdur ailelere kol kanat gerip sürekli yardımlar yapar.
Evet, bu günkü kıssamızdan alacağımız derse gelince:
“Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyerek paylaşmayı ve yardım etmeyi bileceksin!”
Değerli okurlarım Ramazan ayı boyunca böyle güzel kısalarla ve hikayelerle birlikte olacağız İnşallah!
Ramazan ayınız bolluk ve bereketli olsun!..