Son yıllarda dilimizden düşmeyen bir feryat var: "Şimdiki nesil hiç okumuyor!" Kimileri bu durumu sadece Z veya Alfa kuşağının bir "tembelliği" olarak görüp geçiştiriyor, kimileri ise geleceğe dair derin bir ümitsizliğe kapılıyor.

Öğrenciler okumayı bırakıp iş hayatı onlara cazip geliyor Ancak mesele sadece birkaç sayfa kitap çevirmemekten çok daha derin. Karşı karşıya olduğumuz şey, dijital bir okyanusta sessizce kaybolan nesiller ve hız çağının kurbanı olmuş bir okuma kültürüdür.

Eskiden kitaplar, dünyayı anlamlandırmanın, başka hayatlara misafir olmanın ve derinleşmenin yegane kapısıydı. Bugün ise o kapının önüne devasa dijital barikatlar kuruldu. Kafanızı kaldırıp bir otobüse, kafeye ya da bir eve bakın; neredeyse tüm gençlerin yüzünde aynı mavi ışığın yansıması var ve artık konuşmayı unutur hale geldik. Saniyeler içinde tüketilen dikey videolar, derinliği olmayan sosyal medya akışları ve anlık bildirimler, genç beynin ödül mekanizmasını adeta esir almış durumda sadece gençler değil yetişkinlerde aynı hastalığa kapılmış durumda Hızın kutsandığı bir çağda, sakinlik ve sabır gerektiren okuma eylemi, gençlere adeta bir "zaman kaybı" gibi geliyor.

Peki, gençleri okuma isteğinden koparan suçlu sadece el üstünde tuttukları akıllı telefonlar mı? İğneyi biraz da kendimize batırmamız gerekmiyor mu?

Sorun sadece geçlerde değil ki ! evlerde ki durumlarda faklı değil. Ailedeki büyükler ne denli örnek olabiliyorlar?

Bizler, gençlere okumayı sevdirmek yerine, bunu bir zorunluluk ve ödev haline getirdik. Klasikleri okumayı bir statü göstergesi veya sınav geçme aracı olarak önlerine koyduk. Oysa okumak bir eylem değil, bir keşif yolculuğudur. Evinde kitap okunmayan, ebeveynlerinin elinde kitaptan ziyade telefon yada sosyal medyada fenomen olma tutkularını gören bir gencin, odasına çekilip saatlerce kitap okumasını beklemek ne kadar gerçekçi?

Bir neslin okuma isteğini kaybetmesi, sadece kelime dağarcığının azalması anlamına gelmez. Bu durum, aynı zamanda:
• Analitik düşünme yeteneğinin kaybolması, Empati yoksunu bireyler
• Uzun metinleri ve karmaşık problemleri anlama sürelerinin kısalması,
• Empati yeteneğinin zayıflayarak, toplumun bireysel bir yalnızlığa sürüklenmesi demektir.

Sayfalar arasında kaybolmayı bilmeyen bir nesil, ne yazık ki manipülasyonlara açık, derinlikten mahrum ve popüler kültürün rüzgarıyla savrulan bir kitleye dönüşme riski taşır.

Gençleri suçlamayı bırakıp, onlara yeni yollar açmalıyız. Onlara dijital dünyayı tamamen yasaklayamayız; ancak dijitalle kitabın bağını kurabiliriz. Sesli kitaplar, e-kitaplar veya ilgi duydukları modern türler (grafik romanlar, popüler bilim, distopyalar) bu bağın ilk köprüleri olabilir. En önemlisi de onlara dikte ederek değil, örnek olarak ve okumanın bir "kaçış" değil, "özgürleşme" alanı olduğunu hissettirerek yaklaşmalıyız.

Eğer bugün sayfaların kokusunu, satır aralarında düşünmenin lezzetini bu nesle aktaramazsak, yarın kendi kültürüne ve dünyasına yabancılaşmış, sadece ekrandaki piksellerle beslenen "kayıp bir nesille" baş başa kalacağız. Unutmayalım; bir toplumu inşa eden binalar değil, o binaların içinde yetişen ve okuyan zihinlerdir.