Bazı insanlar vardır, yanlarında kendinizi güvende hissedersiniz. Söylediklerini sorgulama ihtiyacı duymaz, davranışlarının ardında gizli bir hesap olabileceği aklınızdan bile geçmez.
Bu kişilerin güç veya imkâna sahip olduklarında adaletten sapmayacaklarını, kimsenin görmediği anlarda doğruluktan vazgeçmeyeceklerini bilirsiniz. Korku, çekinme ya da kuşku duymadan onlara inanır; incinmeyeceğinizi bilir, yanlarında kendinizi rahatça ifade edebilirsiniz. İyi niyetinden emin olduğunuz bu kişiler, güvenin aslında sadece bir sözden ibaret olmadığını, zamanla inşa edilmiş bir karakter biçimi olduğunu bize fark ettirir. Yıllar sonra bile makamları, ünvanları ya da başarılarından ziyade çevrelerinde oluşturdukları güven duygusuyla hatırlarsınız.
1-Peki insan nasıl güvenilir bir karaktere sahip olur?
2-İnsanı gerçekten değiştiren neydi?
3- İnanmak tek başına yeterli mi, yoksa inandığı değerlerin karakterine işlemesi mi asıl dönüşümü sağlar?
Bu sorular ilk bakışta biraz felsefi görünebilir; oysaki cevabı gündelik hayatın içindedir. Şayet herhangi bir değeri yalnızca bilmek ya da ona inanmak yeterli olsaydı, aynı değerleri taşıyan ya da aynı kutsal kaynaktan beslenen insanların karakterlerinin, ahlaki davranış biçimlerinin birbirinden farklı olmasını nasıl açıklardık? Çünkü bazı insanlar affetmeyi, merhameti, nezaketi ve tevazuyu; bazıları ise öfkeyi, kibri ve tahammülsüzlüğü büyütüyor.
Demek ki inanç ile karakter arasında, yalnızca bilgiyle açıklanamayacak derin bir psikolojik süreç vardır. Bu hususta din psikolojisi araştırmaları, tek başına inancın davranışı değiştirmediğini; asıl dönüştürücü gücün, benimsenen değerlerin benliğin doğal bir parçası hâline gelmesiyle ortaya çıktığını gösteriyor. Yani insan doğruyu bildiği için değil, doğru olanı düşünmeden yapabildiği zaman dönüşmeye başlıyor.