Türkiye’de LGS ve YKS, artık bilgiyi ölçen masum araçlar olmaktan çıkmış; çocuklarımızın omuzlarına yüklenen ağır psikolojik baskının ve toplumsal histerinin merkezine dönüşmüştür. Eğitim dediğimiz o kutsal alan, ne yazık ki insanı geliştiren bir yolculuktan çok, puan üreten bir yarış pistine çevrildi. Bu sistemde kazananlar alkışlanırken, geri kalanlar sessizce hayallerini toprağa gömüyor.

Sonuçlar açıklandığı gün, aslında sadece sınav sonuçları değil; umutlar, beklentiler ve kırılgan genç ruhlar da açıklanıyor. “Bizimki çok iyi yaptı” cümlesi bir gururun ifadesiyken, “Bizimki başaramadı” ifadesi bir çocuğun hayatına vurulan ağır bir damga haline geliyor. Oysa bir gencin 12 yıllık emeğini, iki sınavın soğuk rakamlarına indirgemek ne vicdanla ne de akılla açıklanabilir.

Bir insanın potansiyelini, hayallerini ve yeteneklerini sadece iki sınav üzerinden ölçmek; onu “başarılı” ya da “başarısız” diye etiketlemek, aslında en büyük adaletsizliktir. Çünkü hayat tek boyutlu değildir. Başarı; sadece doğru şıkları işaretlemek değil, düşünmek, üretmek, hayal kurmak ve kendini gerçekleştirebilmektir. Ancak mevcut sistem, tüm bu değerleri görmezden gelerek gençleri istemedikleri hayatlara mahkûm edebilmektedir.

Daha da acısı; bu sistem çocuklara sadece sınavı öğretmiyor, aynı zamanda kendilerini nasıl değerlendireceklerini de dikte ediyor. Birçok genç, kendi değerini aldığı puanla ölçmeye başlıyor. Yüksek puan alan kendini “değerli, düşük puan alan ise “yetersiz” hissediyor. Bu kırılma noktası, sadece bir sınav sonucu değil; bir kimlik inşasının başlangıcı oluyor. Ve çoğu zaman bu kimlik, kırılgan, güvensiz ve eksik hisseden bir birey olarak şekilleniyor.

Bugün 7. ve 8. sınıf öğrencilerine baktığımızda; kitap okuma heyecanın yerini test çözme zorunluluğunun aldığını görüyoruz. Çocuklar artık merak ettikleri için değil, mecbur oldukları için öğreniyor. Hayal kurmaları gereken yaşta, kaygıyla baş etmeye çalışıyorlar. Oysa eğitim, bir maraton değil; keşiflerle dolu bir yolculuk olmalıydı. Biz ise çocuklara yolu değil, sadece bitiş çizgisini gösteriyoruz.

Türkiye’nin eğitim gerçeği artık yüksek sesle konuşulmak zorunda. Bu sistem sürdürülebilir değil. İnsan odaklı, yetenekleri keşfeden, çok boyutlu başarıyı esas alan bir anlayışa geçmek zorundayız. Aksi halde kaybettiğimiz sadece sınavlar değil; bir neslin ruhu, özgüveni ve geleceği olacaktır.

Sınavlar elbette olmalı… Ama hayatın merkezinde değil, sadece bir köşesinde. Çünkü çocuklarımız birer “puan” değil; keşfedilmeyi bekleyen, eşsiz birer dünyadır. Ve o dünyayı korumak, hepimizin ortak sorumluluğudur.