Yaz aylarında termometreler yükseldikçe, sokaklardaki öfke katsayısının da aynı hızla tırmandığına her gün şahit oluyoruz.
Korna seslerinin daha acımasız çıktığı trafikte, market kuyruklarında ya da bir otobüs durağında insanların adeta patlamaya hazır birer bomba gibi dolaşmasının arkasında sadece "günün stresi" yok; kavurucu sıcakların biyolojik ve psikolojik bir baskısı var.
Bunu en net hissettiğimiz yer şüphesiz ki şehir trafiği. Sıcaktan bunalmış, uykusuz ve sıvı kaybetmiş sürücüler için direksiyon başı bir sınav alanına dönüşüyor. Normal bir günde gülünüp geçilecek küçük bir şerit ihlali veya geciken yeşil ışık, 40 derece sıcaklıkta bir anda levyeli, yumruklu kavgaların fitilini ateşleyebiliyor. Beynimiz, sıcağın yarattığı fizyolojik huzursuzluğu ve yüksek nabzı yanlış yorumlayarak, çevredeki her hareketi doğrudan bir "tehdit" gibi algılıyor.
Sosyal yaşamda da durum pek farklı değil. Parklar, kafeler ve sahiller serinlemek isteyen insanlarla dolup taşarken, toplu alanlardaki tahammül sınırı tehlikeli seviyelere geriliyor. Sıcak hava, beynimizin dürtü kontrolünü sağlayan mekanizmalarını zayıflatıyor. Birinin omzuna çarpmak, sırada öne geçmek ya da dik dik bakmak gibi sudan sebepler, bir anda toplumsal bir cinnet anına dönüşebiliyor. Akşamları serinlemeyen evler yüzünden yaşanan uykusuzluk ise ertesi güne sıfır toleransla başlamamıza neden oluyor.
Bilim, sıcaklığın suç oranlarını ve agresifliği artırdığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Ancak bu durum, birbirimize karşı nezaketi bırakmamız için bir mazeret olamaz. Asfaltın adeta eridiği bu günlerde, hem kendi ruh sağlığımızı korumak hem de sokakları yaşanabilir kılmak için trafikte daha sabırlı olmaya, sosyal hayatta ise birbirimizin alanına daha çok saygı duymaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Saygılarımla...