Ilık bir ilkbahar günü bahçeye açılan penceresinin önünde, en sevdiği şeyi yapıyordu. Pencere kenarında bir duvardan diğerine uzanan sedirde oturmuş, önündeki ufak sepette duran elmalardan birisini alıp elindeki çakısıyla soymaya başladı. Mevsimin son elmalarıydı bunlar. İnce zar gibi onları soyar, tabağa güzelce yerleştirir. Hem kendisi yer hem de ailesine ikram ederdi. Büyük torunu açık kapıdan ayakkabılarını bile çıkartmadan gürültülü bir şekilde daldı içeriye.

Gel, elma vereyim, diye seslendi, torununa.

"İstemem" der gibi bir el işareti yaparak hızla mutfağa yöneldi torunu, Oradan odaya geçti, oradan da arkadaki balkona çıkıp merdivenlerden bahçeye yöneldi.

Fazla geçmedi, bu defa küçük torunu ağlayarak girdi içeriye. Belli ki büyük torunu canını yakmıştı kardeşinin, ondan kaçıyor olmalıydı. Halide Hanım mutfaktan bağırıyordu:

Ayakkabılarla girmeyin içeri!

Ardından eli belinde bir halde hole doğru seslendi.

Hacı, sen görmüyor musun bunları, ayakkabılarla giriyorlar içeriye... dedi serzeniş dolu ve bir parça da kızgın bir ses tonuyla.

Çok titiz kadındı Halide Hanım. Hacı duymamazlıktan geldi bu sözleri. Aklı torunlarının ayakkabılarına takılmış kalmıştı o an. Halide Hanım iki eli belinde, mutfağın kapısında göründü. Başını kaldırıp boş gözlerle baktı Halide Hanım’a. Halide Hanım biraz daha sesini yükselterek bir daha seslenince bu defa irkildi. Elindeki son soyduğu elma dilimini uzattı hanımına:

Elma ister misin?

Halide Hanım elleri sabunlu, bulaşık yıkıyor olmalıydı herhalde, "İstemem." der gibi başını salladı sinirli sinirli. Sonra dönüp tekrar mutfağa girdi. Hacı tekrar torunlarının ayakkabılarını getirdi gözlerinin önüne. Torunlarının ayakkabıları çok güzeldi.

Kendi çocukluk günleri geldi aklına. Bu defa çocuk haline bürünüp kendi ayağındaki ayakkabılara çevirdi bakışlarını. Yamalı, delik deşik olmuş çarıkları abilerinden kalmıştı kendisine. Köy yerinde gelirleri fazla olmayınca giydikleri çarıklar artık ayağına dar gelmeye başlayınca ağabeylerin ayaklarından çıkar ve ayakları o çarığa uyacak yaşa gelen kardeşlere miras kalırdı.

Daha iki yaşındayken annesini kaybetmişti. Gülseher Hanım vefat ettiğinde henüz otuz sekiz yaşındaydı ve ne yazık ki küçük Mehmet’e isminden başka bir hatıra bırakamamıştı. Annesini hayal meyal hatırlıyordu. Bir çocuk daha iki yaşındayken neyi hatırlayabilirdi ki? Öksüz kalan bu çocuğu nenesi ve ablaları büyütmüştü. On yedi yaşına geldiğinde ise bu defa babası kayıp gitmişti dünyasından. Hayatının baharındayken artık hem yetim hem öksüz kalmıştı.

Köyleri olan Erikli'nin adı daha sonra İclaliye olarak değiştirilecektir. Uludağ’ın doğu yamacında ilçenin ise güneyinde, İnegöl’e on kilometre mesafede bir orman köyüdür bu köy. Bin sekiz yüz seksenli yıllarda Kafkasya’dan göç edip gelen göçmenler tarafından dağın yamaçlarından yukarıya doğru kurulmuş olan en son köydü. Bu köyde yaşayanlar Ahıska kökenlidirler. Ahıska, Türkiye’nin kuzeydoğusundadır. Neredeyse bir buçuk asır öncesi terk etmek zorunda kaldıkları ana yurtları şimdi Gürcistan sınırları içinde kalmıştır. Tarihte Doksan Üç Harbi olarak bilinen bin sekiz yüz yetmiş yedi, yetmiş sekiz Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından Kafkasya coğrafyasında bulunan Ahıska Türklerinin yaşadığı toprakların büyük bir bölümü Rusların eline geçmişti. Kafkasya bölgesinde yaşayan halkın çoğu da Osmanlı Devleti’nin elinde kalan topraklara doğru göç etmeye başlamıştı. Ahıska’dan gerçekleşen göç hareketleri de bu yıllara denk gelir. Buradan Anadolu’ya karadan, denizden yirmi yirmi beş sene içerisinde beş yüz bine yakın göç olmuştur. Bu köyün göçmenleri İstanbul’a Maltepe vapuruyla gelmişlerdi. Belli bir süre gemide karantinada bekletildikten sonra o dönemde kurulan Muhacirini İslamiye komisyonu tarafından İnegöl’e gönderilmişlerdi. Göçmenlerin bir kısmı yol boyunca Yalova, Gemlik ve Yenişehir’e yerleşmişler, İnegöl’e kadar göç yolculuklarına devam edenler ise kış mevsimi geldiği için, kışı Hamidiye Mahallesi’nde duvarlarını ahşap malzemelerden, çalı çırpıdan inşa ettikleri derme çatma kulübelerde geçirmişlerdi. Kış sona erip bahar geldiğinde ise ilçenin güneyindeki İsaören köyünün üst taraflarına doğru tekrar yola düşmüşlerdi. Bu araziye göç edip yerleşme tercihlerinin sebebi terk edip geldikleri yurtlarına benziyor olmasındandı. Birkaç aile kışı geçirdikleri Hamidiye Mahallesi’nde kalmış. Bir kısmı Bedre köyünün Güllük Mahallesi’ni kurmuş. Geri kalanlar da karşı tepelere geçip yaban eriklerinin bol olduğu, yeni çiçek açmış, etrafı orman arazisiyle çevrili olan yeni yerleşim alanlarını yurt edinip adına da "Erikli" demişlerdi.

Köyün kuruluşunda emeği olan büyük dedesi Sivitoğullarından Şaban Ağa ile oğlu Mehmet ve gelini Naime Mehmet otuzlu, Naime yirmili yaşlardaydı ile birlikte artık yeni bir hayatın eşiğindeydiler. Geçimlerini hayvancılık ve çiftçilikle sağlayacaklardı. Kafkasya’dan gelen diğer göçmenlerden Gürcü, Abaza ve Çerkez köylerle birlikte yerleştikleri alanların köy statüsüne geçirilmesi için ilçede bir heyet oluşturulur. Bu heyet, cuma selamlığında padişah 2. Abdülhamid’e ulaştırılmak üzere bir istidaname hazırlayıp Dersaadet’e gönderirler. Göçmenleri seven onların bu durumlarıyla bizzat ilgilenen padişah, bu talepleri olumlu karşılayıp köylerine bir de cami yapılmasını, köylerin isimlerinin çocuklarının, yeğenlerinin isminin verilmesini ve devlet hazinesinden yardımda bulunulmasını da emir buyururlar. Artık yaban erikleriyle dolu erikli köyünün bundan sonraki adı İclaliye’dir. Bunun gibi bölgedeki bazı köylerinde isimleri değişir. Hilmiye, Hayriye, Saadet gibi.

Sivitoğullarının mali durumları ilk zamanlar iyi olmasına rağmen İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte maddî sıkıntılar da başlamıştı. Ülkede karne sistemine geçilmiş, neredeyse her şey belirli miktarlarda ve kartla alınabiliyordu. Tarım alanlarına, köylülere ek vergiler çıkartılmış, yaşanan ekonomik kıtlıklar yetersiz beslenmeden kaynaklanan salgın hastalıkların yaygınlaşmasına da sebep olmuştu. Bu dönem onların bellerinin büküldüğü bir dönemdir ve yokluk aslında her yerdedir. Mehmet okula gidemiyordu. Daha altı yedi yaşından itibaren evin geçimine destek olmak için hayvan otlatıyor, ormana gidiyordu. Fırsat buldukça arkadaşları ile sepetçi Başalan yaylalarına, Mindoz kayalıklarına gidip yabani meyveler ve mantar toplayıp balık tutarlardı. Ara sıra da babası onu perşembe günleri kurulan İnegöl pazarına götürürdü. Pazarda bulunduğu sürece gelip geçen çocukların ayakkabılarına bakar, o ayakkabılara sahip olmanın hayalini kurardı. Özellikle annelerinin elinden tutan küçük çocukları görünce içi bir tuhaf olurdu. Bir anneye sahip olmak nasıl bir duyguydu acaba? Annesiyle ne konuşurdu? Gerçi ninesi, ablaları öksüz Memed’in bir dediğini iki etmiyorlardı ama soğuk kış gecelerinde, yağmur yağarken, şimşek çakarken ablalarının yatağına girer onlara sarılırdı. Annesine sarılsa, annesi başını göğsüne yaslasa, sonra ona: "Memed’im, korktun mu canımın içi?" dese; ona yeni elbiseler, yeni ayakkabılar giydirse. İşte, hayal meyal hatırladığı annesini böyle zamanlarda çok özlerdi.

Biraz daha büyüdüğünde artık abileriyle birlikte İnegöl’e odun götürmeye başlamışlardı. Akşamdan hazırlanan odunları sabah daha gün doğmadan kalkıp atlara ve eşeklere yükleyerek yola çıkıyorlar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yükü fırınlara indiriyorlardı.

Bir gün arkadaşları Bilal ve Ahmet’le kafa kafaya verip bir plan yaptılar. Plana göre üç kafadar abilerine haber vermeden gizlice ormandan odun toplayacaklar, hayvanlara yükleyip İnegöl'deki fırınlara satacaklardı.

Soğuk bir kış gecesi için anlaştılar. Hazırladıkları odunları gece yarısı hayvanlara yükleyip sessizce yola koyuldular. Kestane alana girdiklerinde birkaç köpek havlayarak karşıladı onları. Üzerlerine gelen köpekler eşekleri ürkütmüştü. Ellerine aldıkları odunlarla köpekleri savuşturmak isteseler de köyü terk edene kadar peşlerini bırakmadı köpekler. Karakadı mezarlığının yanından geçerken abileri dua okurlardı ve Mehmet’i bir parça korkutmak için ona: "Eğer dua okumazsan mezarlıktaki hayaletler önünü keser." derlerdi. Mezarlığa yaklaşırken Mehmet, biraz da endişe kokan bir ses tonuyla:

Bildiğiniz duaları okuyun, dedi arkadaşlarına.

Ahmet:

Ben sadece Sübhaneke’yi biliyorum, dedi.

O halde sen de onu oku, dedi Mehmet.

Az sonra mezarlıkla birlikte hayaletlerle ilgili korkuları da geride kalmıştı. Neredeyse İsaören köyü görünecekti gözlerine. Ahmet hâlâ Sübhaneke’yi okuyordu. Bilal:

Tamam, yeter artık, okuma, dedi.

Ayaz iliklerine kadar işlemişti çocukların. Ayaklarındaki delik deşik çarıklardan yün çorapları yerle temas ettikçe soğuktan parmaklarının uçları yanıyordu.

İnegöl’e girdiklerinde gün henüz ağarmamıştı. Doğruca daha önce abileriyle gittikleri Karadeniz Fırınına yöneldiler. Fırının önüne geldiklerinde mis gibi ekmek kokusu sarmıştı ortalığı, bembeyaz francala ekmekler birer birer vitrine dizilirken girdiler içeriye. Fırının sahibi Rizeli Dursun Amca, üzerinde kasanın olduğu masasında oturmuş, gözlüğünü burnunun ucuna doğru indirmiş, hafifçe öne eğilmiş bir halde önündeki kalın deftere bir şeyler yazıyor, arada bir tuşlarına basıp rakamlar giriyor, sonra da Facit hesap makinesinin sağ yanındaki çevirme kolunu çeviriyordu.

Facitler, çevirme kolu ve üzerinde tuşlar olan, bir dönemin enteresan hesap makineleriydi. Facit’in tuşlarına bastıktan sonra, yanındaki kolu ileri geri birkaç kez seslice çevirir, tekrar tuşlara basılır, yeniden kol çevrilir ve bu işlemler zinciri, hesaplanacak tüm kalemler tamamlanana kadar sürüp giderdi. En son işlemden sonra üzerinden yazar kasa fişi gibi bir kâğıt çıkartırdı. Sadece toplama çıkarma yapabilirdi.

Bu arada beyaz önlüklü, beyaz şapkalı bir usta elindeki uzun saplı kürekle ekmekleri fırından çıkartıp taş tezgâha bırakıyor, kalfası da tezgâhın üzerindeki çıtır çıtır ses çıkaran ekmekleri evire çevire alıp vitrindeki raflara diziyordu. Selam verdiler, Dursun Amca başını kaldırıp gözlüğünün üzerinden meraklı gözlerle bakarak aldı selamı. Biraz garipseyerek dudak büküp çocukların üçünü de şöyle bir süzdü. Sonra:

Hayrola uşaklar, dedi.

Odun getirdik emmice, dedi Mehmet.

Nereden geliyorsunuz, kimlerdensiniz siz, diye sordu Dursun Amcaları.

Erikli’den, Lütfü’nün en küçük oğluyum ben, önceden abimler odun getirirken ben de geliyordum, hatırladın mı? Bugün biz getirdik odunu, dedi Mehmet.

Dursun amca önündeki veresiye defterindeki hesaplarla uğraşıyordu. Çok üstelemedi.

İndirin ula arka bahçeye onlari, dedi ve tekrar başını hesap defterinin üzerine eğip bir şeyler yazmaya, Facit'le sarmaş dolaş olmaya devam etti.

Üç kafadar fırından çıkıp eşekleri arka bahçeye çektiler. Odunları kısa bir sürede indirip duvarın dibine istifledikten sonra eşekleri bahçede bırakıp tekrar fırına girdiler. Dursun Amca yerinde yoktu. Usta:

Bitti mi çocuklar, indirdiniz mi, diye sordu.

He, indirdik ustam, dedi Mehmet.

O halde gelin bakalım, önce bir karnınızı doyuralım sizin, dedi usta. Çıraklardan birini karşıdaki bakkala gönderip zeytin, peynir aldırdı. Çırak bakkaldan gelene kadar usta çayları da doldurmuştu bardaklara. Son çıkarttığı ekmeklerden taş tezgâhın üzerinde duran pişkince bir tanesini uzanıp aldı ve çocuklara uzattı.

Haydi bakalım, başlayın, karnınızı güzelce doyurun, sonra hesabımızı görürüz, dedi.

Köy yerinde bahçedeki fırında pişirilen ekmeğe göre çok farklı bir tadı vardı francala ekmeğin. Tadı sanki pasta gibi gelmişti onlara. Karınlarını doyurduktan sonra hesaplarını da gördüler ustayla.

Ustam, eşeklerimizi bahçeye bağlayıp bıraksak, öğlene kadar dursa olur mu? Biz bir çarşıyı gezelim, dedi Mehmet.

Tamam, dedi usta.

Üç kafadar fırının kapısında odunlar için aldıkları parayı bölüştüler.

Mehmet:

Önce Yemeniciler Çarşısı’na gidelim, ben kendime ayakkabı alacağım, dedi.

Lazlar Caminin önünden geçip çarşıya doğru yöneldiler. Yemenicilerin olduğu sokağa girdiklerinde Mehmet'in içini bir heyecan kapladı. Önce ayağındaki delik deşik olmuş çarığa baktı sonra başını kaldırıp vitrindeki ayakkabılara çevirdi bakışlarını. Fırının önünden ayrılalı beri sağ eli cebindeki paraları sıkı sıkıya tutuyordu. Dükkânlar henüz yeni açılmıştı. Çıraklar sobaları yakmakla uğraşıyor, bir taraftan da hem dükkânların içinde hem de dışında temizlik yapıyorlardı. Ardından kunduralar, yemeniler, ayakkabılar, cızlavatlar birer birer dükkânların önüne taşınıp tezgâhların üzerine sıra sıra dizildi. Köylülerin en çok kulllandıkları, cızlavat dedikleri lastik ayakkabılardı. Dış görünüşleriyle sanki bağcıkları ve sayası olan bir iskarpin gibi dururlardı. Aslında tabanıyla birlikte yekpare bir kalıp şeklinde üretilen bu lastikler genellikle siyah renkte olurlardı. Cızlavatlar çok ucuza mal edildikleri için genellikle gelir seviyesi düşük olan insanlar tarafından tercih edilirdi. İçine su çekmemesi, çabuk kuruması, temizliğinin ve giyilip çıkarılmasının kolay olması; tarlada, bağda, bahçede ayakları yormaması sebebiyle köylüler arasında kullanımı oldukça yaygındı. Kış aylarında yün çorapla giyilirdi. Yemeni ise üstü deriden, tabanı ise köseleden topuksuz bir ayakkabıydı. İlk defa Yemen’de icat edildiği için yemeni adını almıştır. Yemeni, manda sığır derisinden tamamı el işçiliği ile oluşur ve cızlavata göre daha pahalıdır. Kunduralar ise kasabalıların şehirlilerin giydiği ayakkabılardı.

Üçü de birer cızlavat aldılar. Ayaklarındakileri çıkarıp heybelerine koydular. Çarşıda bir süre boş boş gezip tur atarken ikide bir birbirlerinin ayakkabılarına bakıp gülümserken ortak bir mutluluğu paylaşıyorlardı. Sanki herkesin bakışları onların ayaklarındaki bu pırıl pırıl ayakkabılardaymış gibi bir hisse kapılıyorlar ve bu his onların mutluluklarını daha da arttırıyordu.

Öğlene doğru iyice acıkmışlardı. İlçeye gelince köylülerinin uğrak yeri olan hanın caddeye bakan kısmındaki Ali Amcanın köfteci dükkânına vardılar. Karınlarını bir güzel doyurdular. Köşedeki bakkaldan helva alıp hanın girişindeki kahvede birer de çay söylediler kendilerine. Bir yandan helvayı yerken arada bir garsonun getirdiği çayı yudumladılar. Çarşıda, köylülerin de alışveriş yaptıkları Bakkaliye Şirketi vardı. İçeri girip kalan paralarıyla öteberi aldılar. Kapıda köylüleri Hasan Amcayla karşılaştılar. Oğlu Necati’yle alışverişe gelmişler. Hasan Amca bunları görünce:

Hayrola yeğenler, dedi.

Genelde perşembe günleri köylüleri ile sıkça karşılaşırlardı pazarda. Üç kafadar birer suçlu gibi başlarını önlerine eğerken "Heç" deyip Hasan Amcanın yanından uzaklaştılar. Bu arada yeni cızlavatlarını Necati’ye de göstermek için ellerinden geleni de yaptılar. Hasan Amcaları, uzaklaşan çocukların peşinden bakıp başını iki yana sallarken: "Allah Allah, bu çocuklar bir şeyler çeviriyorlar ama hadi hayırlısı." dedi. Beş altı ay önce İnegöl’e yerleşmiş sanayideki bıçkılarda çalışıyordu Hasan. Mehmet arkadaşlarına döndü:

Kesin anlamıştır bu adam. Şimdi bizden önce gider ağamlarla babama da anlatır, dedi.

Bilal de Ahmet de:

Amaaan, anlatırsa anlatsın, zaten köye dönünce bir araba sopa yemeyecek miyiz, dediler.

Mehmet:

Geçen ay babamla pazara geldiğimizde Hasan Amca babamı ve birkaç arkadaşını eve davet etmişti. Verandada oturduk. Yenge çayla bisküvi ikram etti. Necati de avluda akranları ile oynuyordu. Hasan Amca biraz da hava atarak: "Arkadaşlar artık biz kasabalı olduk. Her şeyimiz değişti. Necati okula gidiyor; konuşmamız, yediğimiz içtiğimiz onlar gibi. Bakın şimdi Necati’ye sesleneceğim, ‘Efendim baba?’ diyecek dedi. Yerinden kasıla kasıla kalktı, avluya döndü "Olaa Necatiii..." diye bağırdı. Necati oyuna dalmış, babasını duymuyordu bile. Her seferinde sesini biraz daha yükselterek "Olaa Necatiii..." diye tekrarladı seslenişini. Sonunda Necati istemeye istemeye oyunu bırakıp babasına döndü: "Naaa!" dedi. Bu cevabı beklemeyen Hasan amca sinirlenerek: "Ağzan sıçam haa!.." dedi. Babam ve arkadaşları o gün kasıklarını tuta tuta gülmüşlerdi.

Tekrar fırına döndüklerinde ikindi ezanı yaklaşmıştı. Dursun amca yine aynı masanın başında, yine gözlüğünü burnunun üzerine indirmiş halde defterin üzerine eğilmiş, yine bir şeyler yazmakla meşgul, hesap kitap işleriyle uğraşıyordu. Selamlaştıktan sonra Dursun Amcaları her birine birer francala ekmek ikram etti. Aldıkları ekmekleri heybelerine yerleştirdikten sonra bu defa Dursun Amcaya "Allahaısmarladık." diyerek dükkândan ayrıldılar. Arka bahçeye geçip eşeklerini çözdükten sonra köylerine dönmek üzere tekrar yola koyuldular.

Dönüş yolunda İsaören köyünü geçip de Karakadı mezarlığına geldiklerinde Ahmet tekrar Sübhaneke’yi okumaya başladı. Bu defa okuması kısa sürdü ama. Mehmet’le Bilal, Ahmet’e bakıp gülmeye başladılar. Kestanalan’a ulaştıklarında köpekler sabahki gibi üzerlerine gelmediler. Köyün çıkışına kadar uzaktan uzağa peşlerine takılıp yalancıktan havladılar o kadar. Köye yaklaştıklarında ayaklarındaki cızlavatları çıkartıp tekrar çarıkları geçirdiler ayaklarına. Köy meydanında vedalaşıp ayrıldılar.

Mehmet eve geldiğinde abileri görünürde yoktu. Ablaları ocağı yakmış akşam yemeği için hazırlık yapıyorlardı. Mehmet, Bakkaliye Şirketi’nden aldıklarının bulunduğu erzak torbasını ablalarına verdi, ardından yorgun bir şekilde oturduğu sedirden bütün gün başlarından geçenleri anlattı onlara. Çıkartıp lastik cızlavatlarını gösterdi. Abilerinden, babasından çekiniyordu. "Sen hiç korkma, biz sakinleştiririz onları." dedi, ablaları. Özellikle Cemile ablası zeytin gibi gözlerini patlatarak "Hele bir dokunsunlar! " dedi. Akşam geç vakitte ağabeyleri ile babası geldiğinde abilerinin ne kadar kızgın olduklarını gördü. Üstelik babalarına da şikâyet etmişlerdi onu.

Lütfi Ağa güngörmüş bir insandı. Çocukluk ve gençlik yıllarında durumları iyiydi. Köy meydanında konuk evleri bile vardı. Dağ köylerinden şehre pazara inenler hem giderken hem dönerken uğrarlar, birer gece konaklarlar, en güzel şekilde ağırlanırlardı. Hanımını erken yaşta kaybetmiş olması onu hayli sarsmıştı. Bir de harp yılları, sıkıntı dolu günler, altı çocukla zor geçinir hale gelmişlerdi.

Lütfi Ağa, Mehmet’i çağırdı yanına. Oğlunun başını okşarken: “Bir daha yapma emi, abilerinin de sözünü dinlemelisin.” dedi. Sonra diğer çocuklarına dönüp: "Tamam, bir daha yapmayacak." dedi ve olayın üstünü kapattı geçti. Babalarının bu tutumu ablaları da rahatlatmıştı. O gece Mehmet heybesinden çıkardığı cızlavatları bir güzel yıkadı. Yatağına uzandığında cızlavatlarının içini koklayarak onlara sarıldı. Cızlavatların üstünü, yanlarını okşayarak uykuya daldı.

Torunları yine bağrış çığrış, ayakkabılarıyla koşarak girdiler içeriye. Holden mutfağa, mutfaktan odaya derken peş peşe birbirlerini kovalayarak arka balkonda gözden kayboldular. Geriye, hâlâ bahçede sürdürdükleri gürültüşamata sesi kaldı. Halide Hanım yine hışımla bağırdı mutfaktan:

Daha yeni sildim yerleri, ayakkabılarınızla basmayın diye söylemedim mi size, diye bağırdı.

Halıfleks ya da yer karolarının yaygınlaşmadığı o yıllarda evlerin odalarının hatta mutfaklarının zeminleri de muşamba kaplı olurdu. Çoğunlukla kahverengi ya da gri renklerin hâkim olduğu bu yer kaplama ürünlerinin üzerinde birbirini tekrarlayan grafik desenler bulunurdu. En çok tutulan desen ise pötikare adı verilen iki rengin çaprazlamasına uygulandığı küçük kare şekillerdi. Üst kısımları kayganca olan muşambalar üzerleri silinip parlatıldığında kuruyana kadar beklenilmezse hem leke bırakır hem de kayganlığı sebebiyle tehlike oluştururdu.

Halide Hanım mutfak kapısında görünüp hâlâ elindeki elmaları soyup dilimlemekle meşgul olan kocasına döndü:

Ah hacı ahhh! dedi.