Bir hafta sonu klasiği benim için artık.
Hafta boyunca şehrin gürültüsüne, trafiğine, telefonların bitmek bilmeyen seslerine, bir yerlere yetişme telaşına karışıp durduktan sonra, fırsatını bulduğumda kendimi doğanın kucağına atmayı seviyorum. Bazen bir orman yoluna düşüyor yolum, bazen bir köy kahvesinin önünde soluklanıyorum, bazen de hiçbir plan yapmadan direksiyonu köy yollarına kırıyorum.
Bu defa yolum İnegöl'ün tarihi ve kahraman köylerinden Şehitler Köyü'ne düştü.
Köye girince insanın ruhuna dokunan başka bir hava karşılıyor sizi. Öyle büyük laflar etmiyor köy, kendini göstermek için uğraşmıyor, sessiz sedasız duruyor ama biraz dikkat edince taşında toprağında, evlerinin duvarında, ağaçlarının gölgesinde yılların biriktirdiği hikâyeyi fark ediyorsunuz.
Ben de öyle ağır ağır dolaşmaya başladım.
Bir yere yetişme derdim yoktu.
Bakındım, dinledim, yürüdüm.
Derken köyün biraz dışında, yol kenarında bir çeşme çıktı karşıma.
İşte hikâye tam orada başladı.
Çeşmenin başında durdum.
Bir yudum su içtim.
Sonra bir yudum daha.
İnsan bazen susadığını suyu görünce anlıyor.
Ama o gün başka bir şey oldu.
Suyun serinliği geçti boğazımdan ama aklım eski günlere gitti.
“Bu çeşmeden kimler su içti acaba?” diye düşündüm.
Kaç yolcu burada durmuştu?
Kaç köylü kadın elindeki testiyi bu sudan doldurmuştu?
Kaç çocuk çeşmenin etrafında oyun oynamıştı?
Kaç genç, yolunu buradan geçirip birini görmeyi umut etmişti?
Kaç insan suyunu içtikten sonra elini göğe kaldırıp bir dua etmişti?
Bunları düşünürken çeşmeye bakakaldım.
Sonra içimden geldi.
“Senin için bir şeyler yazmak lazım,” dedim.
Çünkü bazı yerlere teşekkür etmek gerekir.
Bir insanın yaptığı iyiliğe nasıl teşekkür ediyorsak, yıllardır susuz kalanı kandıran, yorgunu dinlendiren, hayvanın bile önüne başını eğip suyunu içtiği bir çeşmeye de teşekkür etmek gerekir diye düşündüm.
Oturduğum yerde kalemi çıkardım.
Çeşmenin kenarına iliştim.
Suyun sesi bir yandan devam ediyor, ben bir yandan yazıyordum.
Başlangıçta birkaç satırdı niyetim.
Sonra baktım ki birkaç satır yetmiyor.
Çünkü çeşmenin hikâyesi su kadar uzun.
Hadi gelin, siz de oturun yanıma.
Birlikte dinleyelim.
Belki siz de duyarsınız.
Köy çeşmesi denince akla ilk önce su gelir.
Ama köyü bilen bilir.
Mesele su değildir yalnızca.
Çeşme, köy hayatının tam ortasında duran görünmez bir meydandır.
İnsanların birbirini gördüğü, haberlerin yayıldığı, hal hatır sorulduğu, bazen bir meselenin konuşulup çözüldüğü, bazen de hiçbir şey konuşmadan saatlerce oturulduğu yerdir.
Bugün “köyün sosyal medyası” desek yeridir.
Ama o zamanlar sosyal medya yoktu.
Çeşme vardı.
Kimin oğlu askerden gelmiş, kimin kızı nişanlanmış, kimin ineği buzağılamış, hangi tarladan iyi ürün çıkmış, hangi evde düğün hazırlığı başlamış, kim dünür göndermiş, kim gurbetten dönmüş...
Bir şekilde herkesin haberi olurdu.
Hem de öyle internetten bakarak değil.
Yüz yüze.
Göz göze.
Çeşmenin başında.
Kadınlar su doldurmaya giderdi ama suyun yanında sohbet de taşınırdı eve.
Bir bakraç su, bir avuç haber...
Bazen de biraz gülüşme.
Çocuklar kenarda oynar, büyükler konuşur, çeşme bütün bu kalabalığın ortasında kendi işini yapardı.
Suyunu akıtırdı.
Kimsenin sözünü kesmeden.
Kimsenin lafına karışmadan.
Bir de gençlerin çeşmeyle olan meselesi vardı.
Onu ayrıca konuşmak lazım.
Çünkü eski köylerde sevda da bazen suyun yolundan geçerdi.
Bugün gençler birbirine telefon açıyor, mesaj atıyor, görüntülü konuşuyor.
Eskiden bunların hiçbiri yoktu.
Birini görmek istiyorsan, bir bahanen olmalıydı.
Su almak mesela.
Çeşmeye gitmek mesela.
Bir de tesadüfen oradan geçmek...
Ne güzel tesadüflerdi onlar.
Kız elinde testiyle gelirdi.
Delikanlı, “Benim de yolum buradan geçiyordu,” derdi.
Kim inanırdı buna?
Çeşme inanırdı.
Çünkü çeşme, insanların söyleyemediğini de duyardı.
Bir bakışın ne anlama geldiğini anlardı.
Bir selamın neden titrek verildiğini bilirdi.
Bazen iki insanın arasındaki sevdayı, o iki insandan önce çeşme fark ederdi.
Sonra yıllar geçerdi.
O gençler evlenirdi.
Çocukları olurdu.
Çeşmenin başından geçen o hikâye de köyün başka bir evinde yaşamaya devam ederdi.
Çeşme yine yerinde dururdu.
Yeni hikâyeleri beklerdi.
Yoldan geçenin de çeşmeyle ayrı bir hesabı vardı.
Özellikle yaz günlerinde.
Güneş yakar, toprak toz olur, insanın dili damağına yapışırdı.
Sonra uzaktan çeşme görünürdü.
İnsanın yüzü gülerdi.
Bir su sesi yeterdi.
Yanına varır, ellerini yıkar, yüzünü serinletir, eğilip suyunu içerdin.
Şimdi marketten aldığımız soğuk suyu düşünün.
Plastik şişe.
Buz gibi.
Ama çeşmenin suyu başka.
Çünkü o suyun içinde yol var.
Toprak var.
Dağ var.
Köy var.
İnsan var.
Bir de dua var.
Suyunu içtikten sonra “Allah razı olsun” dersin.
Belki çeşmeyi yapanı hiç tanımazsın.
Belki yapanın kim olduğunu bile bilmezsin.
Ama bir iyiliğin üzerinden yıllar geçse de o iyilikten faydalanıyorsan, insanın içinden bir dua etmek geliyor.
Çeşmenin asıl zenginliği de burada zaten.
Kimseye hesap sormadan verir.
İnsana verir.
Hayvana verir.
Yolcuya verir.
Susamış köpeğe verir.
Tarladan dönen ineğe verir.
Yük taşıyan eşeğe verir.
Bir can susamışsa, çeşme beklemez.
Su akar.
Bazen bir köpeğin başını oluğa uzatıp kana kana içişini seyretmek bile insana çok şey anlatır.
Çünkü merhametin kitabı yoktur.
Bazen bir taş oluğun yanında öğrenilir.
Sonra düşündüm.
Biz ne kadar değiştik.
Eskiden köyün insanlarını bir araya getiren çeşme vardı.
Şimdi herkesin elinde bir telefon var.
Eskiden haber almak için çeşmeye gidilirdi.
Şimdi haberden kurtulmak için telefonu kapatıyoruz.
Eskiden insanlar birbirlerinin yüzüne bakarak konuşurdu.
Şimdi aynı masada oturup farklı ekranlara bakıyoruz.
Eskiden bir çeşmenin başında saatler geçerdi.
Şimdi bir videonun başında birkaç saniye bile duramıyoruz.
Zaman değişti.
Köyler de değişti.
Ama bazı şeyler değişmemeli.
Bir çeşmenin başında durup bir tas su içmek gibi.
Yoldan geçerken bir selam vermek gibi.
Bir hayvan susamışsa önüne su koymak gibi.
Bir hayır sahibinin ardından dua etmek gibi.
Bunlar eski moda değil.
Bunlar insanlık.
İşte çeşmenin bana o gün hatırlattığı da biraz buydu.
Ben oraya yalnızca su içmeye gitmemiştim.
Bir anlığına eski bir hayatın kapısından içeri girmiştim.
Çeşmenin kenarında otururken köyün geçmişi gözümün önünden geçer gibi oldu.
Testisini dolduran kadınlar...
Çeşmenin başında bekleyen gençler...
Yoldan gelip bir tas su içen yolcular...
Başını oluğa uzatan hayvanlar...
Suyun sesine karışan sohbetler...
Ve sonra birer birer kaybolan o insanlar.
Şimdi çoğu yok.
Ama çeşme var.
İşte insanı asıl düşündüren de bu.
Biz geçiyoruz.
Çeşme kalıyor.
Biz yaşlanıyoruz.
Çeşme aynı yerde duruyor.
Biz unutuyoruz.
Çeşme unutmuyor.
Belki de köy çeşmelerini değerli yapan budur.
Onlar zamanı bizden daha iyi taşıyor.
Bir çeşmenin taşına dokunduğunuzda, yalnızca taşa dokunmuş olmuyorsunuz.
Oradan geçen insanların izine dokunuyorsunuz.
Bir zamanlar o suyu içenlerin hikâyesine dokunuyorsunuz.
Belki hiç tanımadığınız birinin duasına ortak oluyorsunuz.
O gün Şehitler Köyü'nde çeşmenin kenarında otururken bunları düşündüm.
Kalem elimdeydi.
Su önümde akıyordu.
Köy arkamda sessizce duruyordu.
Ve ben, birkaç satır yazmak için oturduğum o taşın üzerinde, koca bir geçmişle baş başa kaldım.
Sonra yazdığım kâğıda bir kez daha baktım.
Bir çeşmeye teşekkür etmek için başlamıştım.
Meğer kendime, geçmişime, köylerimize, o eski insanlara ve unutmaya başladığımız güzelliklere teşekkür ediyormuşum.
İşte o yüzden siz de bir gün yolunuz İnegöl'e, Şehitler Köyü'ne düşerse ve köyün biraz dışında o çeşmeye rastlarsanız, hemen geçip gitmeyin.
Biraz durun.
Suyundan bir yudum alın.
Çeşmenin taşına şöyle bir elinizi koyun.
Suyun sesini dinleyin.
Belki size de bir şeyler anlatır.
Belki sizin de çocukluğunuz gelir aklınıza.
Belki anneniz, babanız, dedeniz, nineniz...
Belki yıllardır hatırlamadığınız bir köy yolu düşer aklınıza.
Belki eski bir sevda...
Belki de sadece huzur bulursunuz.
Hiçbir şey hatırlamasanız bile bir iyilik yapmış olursunuz.
Susuzluğunuzu gidermiş olursunuz.
Ve belki giderken içinizden bir dua geçirirsiniz.
“Allah, yapanın yaptıranın hayrını kabul etsin.”
Ne güzel bir cümledir bu.
Bir çeşmenin başında söylenince daha da güzel gelir kulağa.
Çünkü çeşme sadece su vermez.
Bir iyiliği yıllarca yaşatır.
Bir hayrı gelecek nesillere taşır.
Bir insanın adını söylemeden hatırlatır.
Ve belki de en güzeli, yıllar sonra bile bizi bir anlığına olduğumuz yerden alıp çocukluğumuzun yoluna çıkarır.
Ben o gün Şehitler Köyü'nde bunu yaşadım.
Bir yudum su içtim.
Bir çeşmeye oturdum.
Bir yazı yazmaya başladım.
Sonra baktım ki çeşme benden önce yazmaya başlamış.
Sabırla buraya kadar okuduğunuz için hepinize gönülden teşekkür ederim.
Bunca çeşme hikâyesinden, eski sevdalardan, köy sohbetlerinden ve hatıralardan sonra sizi daha fazla tutmayayım.
Madem yolumuz bir çeşmenin başında kesişti, madem bu çeşme bize eski günleri, eski insanları ve yarım kalmış sevdaları hatırlattı, o zaman yazının sonunda size benden küçük bir armağan gelsin.
Rahmetli Ferdi Tayfur'dan “Çeşme” şarkısı gelsin.
Belki siz de dinlerken kendi çeşmenizi hatırlarsınız.
Belki köyünüzü...
Belki çocukluğunuzu...
Belki çeşmenin başında kalmış eski bir sevdayı...
Belki de sadece bir tas suyun insana neden bu kadar güzel geldiğini düşünürsünüz.
Benim payıma ise o gün Şehitler Köyü'nde çeşmenin kenarında içtiğim bir yudum su ve ardından kâğıda dökülen bu satırlar kaldı.
Gerisi çeşmenin sesi...
Şırıl şırıl...
Sessizce...
Hatıraların içinden akıp gitsin.