Bugün sizlere başımdan geçen ilginç bir olayı anlatmak istedim...
Yıl 1972 Kars Ekinci gazetesinde sabah oturmuş gazeteye her gün hazırladığım Sanat Sayfasının yazılarını yazıyorum. Kendimi öylesine kaptırmışım gözüm kimseyi görmüyor. Yazıhaneden içeri bir genç kız girmiş haberim yok. Yazdığım yazılardan biri de mizahi bir yazı. Hem yazıyorum hem de yazdıklarıma gülüyorum. Kız da dikilmiş beni izliyormuş. Bir ara başımı kaldırdığımda karşımda duran kızı görünce irkildim ve:
“Buyurun hanımefendi! Nasıl yardımcı olabilirim?” dedim. Bayan elinde bir küçük kağıdı bana uzattı ve ekledi:
“Öğrenci kimliğimi kaybettim. Okul idaresi de bana gazeteye kayıp ilanı vermemi söyledi onun için geldim.” dedi ve kağıdı bana uzattı. Ben kağıdı aldım ve bayana:
“Tamam, hanımefendi yarın size iki gazete ayırırız buradan alırsınız.” dedim ve ilan ücretini de aldım bayanı yolcu ettim. Ben de yazılarıma devam ettim. Gazete çalışanları iş başı yapıp yarın çıkacak olan gazete haberlerinin dizgilerine başladılar. Benim sayfayı hazırladılar. Sıra kısa ilanlara gelmişti. Kızın verdiği zayi ilanı da dizgiye vermiştim. Ben işimi bitirip diğer gün için haber toplamaya çıktım. Haberleri toplayıp döndüğümde arkadaşlar gazeteyi çıkarmışlar evlerine gitmeye hazırlanıyorlardı. Gazetenin başmürettip’i benim adaşım Yusuf Güvenç bana: “Adaş bu günkü işimiz de kazasız belasız bitti. Haydi, iyi akşamlar!” deyip matbaadan ayrıldılar.
Ben basılan gazeteyi alıp hazırladığım sayfayı inceledim. Sıra haberlere geldi onlarda da bir sıkıntı yoktu. Daha fazla bakmaya gerek görmeden iki gazeteyi alıp bizim otelin yolunu tuttum. Gazetelerden birini gazetenin sahibi Temel Yıldırım’a, diğerini de kendime almıştım. Temel amcanın gazetesini verip ben de otele gittim.
Ertesi gün yine erkenden matbaanın yolunu tuttum. Matbaayı açıp yazıhaneye geçtim yazılarımı hazırlıyordum ki zayi ilanı veren kız içeri girdi ve bana:
“Benim ilanım hazır mı kardeşim?” dedi ben hemen ilanların konulduğu dolaptan iki adet gazeteyi kıza uzattım. Kız gazeteyi aldı tekrar bana sordu:
“Benim ilanım hangi sayfada?” diye. Ben içimden gülerek:
“Hanımefendi gazete zaten dört sayfa! İlanız da ikinci sayfanın altında çerçeve içinde yazılı.” dedim. Kız gazeteyi açtı ilanı gördü. Okumadan tamam diyip çıktı. Ben ise yazılarımı harıl, harıl yazıyorum bir iki saat geçti geçmedi baktım kız karşımda yüzü mosmor bana:
“Kardeşim siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Yazdığınız yazılardan belli zaten! Yazarken bile kendiniz yazdığınıza gülüyorsunuz! Bu ilanı da mizah olsun diye mi yazdınız?” demez mi? Ben şaşırmış bir şekilde:
“Nasıl yani hanımefendi? Ne mizahı? Basbayağı kayıp ilanı! Siz benim yazdığım fıkralardan biri ile mi karıştırdınız?” Kız büsbütün sinirlenip:
“Al bakalım burada ne yazıyor kendin oku. Siz yazdığınız yazıları tekrar okumuyor musunuz? Bu ne rezillik böyle?” Ben kızın uzattığı gazeteyi aldım ve kıza ait olan zayi ilanını okumaya başladım. Okudukça başımdan aşağı kaynar sular dökülmeye başladı. Zavallı kızın yazısı benim yazdığım bir fıkra ile karışmış. Gerçekten bir mizahi kayıp ilanı olmuş. Kayıp ilanı aynen şöyle idi: Kars Kız Öğretmen Okulunda kedimin yavrusunu kaybettim. Yenisini alacağımdan eskisinin hükmü yoktur. Annesi sarı kız Sarman. Beni adeta bir ateş bastı. Buram buram terlemeye başladım. Kıza ne cevap vereceğimi şaşırdım. Bu arada benim adaşım başmürettip Yusuf ağabey geldi. Benim konuşacak halim kalmamıştı. Gazeteyi Yusuf Ağabeye uzatıp yazıyı gösterdim. O da okudu ve bize:
“Mürettiplerden biri sayfayı bağlarken sayfa ipi fırlamış ve haliyle sayfanın yarısı dağılmış. Onlarda toplayıp sayfayı düzeltmişler. Demek ki sayfayı düzeltirken yazılar karışmış. Kardeşim çok özür dileriz.” Sizin ilanı yarın ki gazetede yeniden yayınlarız.” dedi kız bu defa:
“Oldu yarın ki gazetede de bir cinayet haberi ile karıştırırsınız. Beni mahkemelik yaparsınız. Ben anlamam bu sayfayı ne zaman hazırlıyorsanız. Bana söyleyin o saatte gelip kendim okuyacağım” dedi. Bizde ona saati söyledik ve kız o saatte gelip gerçekten prova baskıda ilanını okudu. Üstelik kendi ilanında iki yanlış buldu ve hızını alamayıp gazetenin iç sayfalarında ki yazıların da yanlışlarını işaretleyip bize prova baskıyı uzatıp:
“Anlaşılan sizin de iyi bir musahhih’e ihtiyacınız var. Yoksa böyle başınız çok ağrır!” dedi.
Gerçekten o yıllarda elle harfleri tek, tek kumpasa dizip, sonrada sayfayı oluşturmak çok meşakkatli bir işti. Doğal olarak da birçok yanlışlıklarda kaçınılmazdı. Benden 16 yaş büyük olan Başmürettip Yusuf ağabeyi bana:
“Bak oğlum işte bizim meslek böylesine riskli bir iştir. Hiç unutmam 1959 yılında İstanbul’un çok satan bir gazetesinde manşet haberin başlığını dizen mürettip:
“Yine zam yağmuru yağmaya başladı!” yazması gerekirken bir harfi unutmuş olması sebebiyle o gün çıkan gazetenin bütün sayıları toplatılmıştı. Bundan dolayı gazete çok zor durumda kalmıştı. Gerçi gazeteler hemen toplatıldı ama onca emek bir harf yüzünden heba olmuş oldu.”
Baş Mürettip Yusuf ustanın her akşam gazete baskısını bitirdikten sonra neden:
“Bu günü de kazasız belasız atlattık!” dediğini şimdi daha iyi anlıyordum.