KİMİN NEREYE GİTTİĞİ, KİMİN NE YAPTIĞINI BİLENE AŞK OLSUN!
Araba sayısı arttıkça ilginç kazalarda artmaya başladı. Hani güzel bir söz vardır:
“Kaza geliyorum demez!” maalesef gelir ve hem canımızdan hem malımızdan ve hem de en acısı geride kalanların üzüntülerine yol açar! Evet, üzülerek belertmek istiyorum:
“Trafik kurallarının rafa kaldırıldığı ülkemizde, hemen her gün onlarca kaza haberini dinlemekten acıma hislerimiz bile kör olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Sanki bu kazalar rutin bir hayat tarzı gibi imiş. Duyduğumuz veya tv de izlediğimiz haberlere alışır olduk.
Nedendir bilinmez? Bu kazaları duydukça veya gördükçe birçok sürücülerimiz kuralları hiçe saymaya ısrarla devam etmesine de akıl sır ermiyor doğrusu... Bu Durum nasıl çözülür sorusuna tek cevap KURALLARA UYMAKTIR!..
ANCAK; kırmızı ışık ihlali mi dersiniz! Yaya geçitlerinde yayalara yol vermeden süratlice geçen mi dersiniz! Hele, hele alkollü araç kullanan sürücüler mi? Allah onları da ıslah eyleye demekten başka söyleyecek laf bulamıyorum doğrusu.
Geçenlerde Orta Köy yolunda yaşanan katliam gibi kazayı hatırlarsınız. Adeta insanlar bile, bile ölüme gidiyorlar! Gencecik hayatının baharında yok olup gitmek ne acı bir olaydır değil mi?
Neyse biz bu olumsuzluklara alıştık. Her ne kadar aklı başında kurallara uyan sürücülerimiz olsada zaman içinde bu sürücülerin de bir kısmı asimile olarak bu karmaşaya katılmakta, kuralları ihlal etmekteler.
Hani çok güzel bir özlü söz var: “Aracı belge ile değil, bilgi ile kullanmalıyız!” Belge, sürücülere yapılan kurslar ve trafik kurallarını özümsettirildikten sonra verilen bir icazet namedir.
Araçta sürücü koltuğunda bulunan şahsın gerek seyrüsefer halinde olsun ve gerekse park halinde olsun dikkatli ve tedbirli olmak zorunda olduğunu asla unutmaması gereken önemli bir fiildir.
Evet, geçenler de Rıfat adlı bir arkadaşım bana dert yanıyordu:
“Yusuf, kardeşim bu gün tamı tamına dört defa kaza atlattım!” dedi ben merakla sordum:
“Hayrola kardeşim! Geçmiş olsun! Şükür sana bir şey olmamış! Nasıl kazalardı bunlar iş kazası mı? Yoksa evde yaşanan rutin kazalardan birimi?” Arkadaşım hafif bir tebessüm ile cevap verdi:
“Hayır, kardeşim. Trafik kazası!” Diyince ben iyice meraklandım. Dört kez trafik kazası geçirmiş birinin mutlaka bir yerinde yarası beresi olur, diye düşünüp sordum:
“Gerçekten büyük bir badire atlatmışsın. Bir yerinde bir şeyin yoktur inşallah?” Arkadaş yeninden tatlı bir tebessüm ile cevap verdi:
“Yok, yok Allah’ıma şükürler olsun! Bu dört kazayı da yarasız beresiz atlattım!” diyince ben yine merakla sordum:
“Peki, bu kazalar nasıl oldu? Bayağı bir merak ettim?” diyince arkadaşım derin bir iç çekerek başladı anlatmaya:
“Arkadaş dört kazada duran bir araç bana çarptı!” diyince ben daha da meraklanıp:
“Nasıl yani? İşi tam olarak anlatsana be kardeşim! Hiç duran bir araç insana çarpar mı?” Diyince arkadaşım başladı başından geçen olayları sıralamaya:
“Sabah evden bisikletim ile çıktım. Bilirsin ben öyle hızlı araç kullanmam. Bu sadece arabamda değil, bisiklet kullanırken bile gideceğim yere ağır, ağır giderim. Neyse, gelelim bu kazalar nasıl gerçekleşti onu anlatalım. Ben tam manavın önüne gelmiştim, park halinde durmuş bir aracın yanından geçerken sürücü araçtan inmek için aniden aracın kapısını açtı! Aracın kapısı ile burun, buruna geldim. Frenlerin ikisine birden asılıp durdum. Adam pişkin yüzüme bakıp: “Pardon ağabey, seni fark edemedim!” demez mi? Benim ellerim ayaklarım titriyor ama yapacak bir şey yok. Yeniden yola revan oldum. Tam o kazayı unutmuşum, kırmızı renkli bir otomobil hızla beni sollayıp önümde durmaz mı? Ben sağa sola yalpa yapıp arabaya arkadan hafifçe bir dokundum. Genç bir delikanlı arabadan sinirle inip bana: “Eh be amca dikkatli olsana ya! Koca arabayı görmüyor musun?” demez mi? Ben yine içimden: “Uyma oğlum bu saygısız, kural tanımaz zibidiye!” diyip, yeniden yola koyuldum. Ben içimden dur bakalım daha neler olacak derken, arkadaşım devam etti:
“Neyse ben yine büyük sabır ve metanetle yoluma devam ettim. Önce eczaneye uğrayıp tansiyon ve şeker haplarımı aldım. Sonra camiye varıp abdestimi alıp öğlen namazımı kıldım. Sonrasın da kasaba uğrayıp kıyma aldım eve doğru yola koyuldum. Aniden ara sokaktan bir kamyonet yola fırlamaz mı? Ondan kaçayım derken yol kenarına park etmiş bir araca arkadan dokundum ve bisikletle beraber yere yığılıverdim. Araçta ki adam hemen aşağı inerek yanıma geldi. Beni kolumdan tutarak ayağa kaldırdı. Etrafıma bakınıp: “Bir şeyin var mı amca?” Diye sordu. Neyse ki bu kazayı da ucuz atlattık. Artık ben eve gelinceye dek dualar okuyorum, derken fırının önüne geldim. Ne göreyim? Üç araç yan, yana park etmiş, neredeyse yolu kapamışlar. Arkamdan da bir araç geliyor. Zır, zır korna öttürüyor. Ben bu şekilde park etmiş araçlara çalıyor kornayı sanırken adam camını indirip amca sağır mısın? Çekil de geçelim demez mi? Ulan ben bir bisikletliyim geçemiyorum. Sen nasıl geçeceksin? Demeye kalmadı, ben o dalgınlıkla pedala yüklenmişim, yeniden önümdeki araca patlattım. Bisikletten aşağı indim. Direksiyondan tutup yürüyerek evin yolunu tuttum. Tam eve yaklaşmıştım k! Kahvehane önünde çay için bir arkadaş bana: “Ne o Rüstem ağabey bisiklete binmemişsin? Yoksa ona tur mu attırıyorsun?” demez mi? Cinlerim iyice tepeme üşüştü dönüp ona bütün kızgınlığım ile: “Evet, hep o beni sırtında taşıdı, Nasreddin Hoca fıkrasında ki gibi, şimdi de ben onu taşıyorum. Bir itirazın mı var?” dedim ve kendimi eve attım. Ertesi gün sabah erkenden bisikletimi elime alıp mezatta götürüp sattım.” dedi.
Fıkra gibi yaşanan bu olayı belki herkes her gün yaşıyordur. Gerçekten trafik yoğunluğundan bırakın araçları yayalar bile mağdur. Üstelik bir de motosikletler neredeyse ralli yapar gibi trafik kurallarını da hiçe sayarak oradan oraya vızır, vızır gidip duruyorlar. Yani gerçekten Allah’a emanet yaşıyoruz!..