Gelelim şu dünyanın konuştuğu penguen olayına.
Hani şu diğer penguenler sürü hâlinde denize doğru akarken, kararlı, senkron, neredeyse ezberlenmiş bir hareketle aynı yöne ilerlerken; bir penguenin hiçbir şey olmamış gibi durup sonra sürünün tam tersine, dağa doğru yürümeyi seçmesi var ya… Koloni hareketlenmişken, sesler yükselmişken, herkes “haydi” diye çağırırken onun tek bir kelime etmeden yön değiştirmesi. Mesele tembellik değil aslında. Mesele, dünyanın ona artık çok şey anlatmasına rağmen hiçbir şeye dokunamıyor oluşu.
Çünkü bu penguen bir sabah gözlerini açıyor; sabah denirse buna tabii, günlerin birbirine karıştığı o uzun döngüde… Ve fark ediyor ki yüzmek bir yere çıkmıyor. Balıklar hep aynı tatta, su hep aynı soğukta ve ilerlemek denilen şey, sadece başka bir yorgunluk başlığı gibi duruyor. İşte tam burada başlıyor o adı konamayan hâl: Bireysel tükenmişlik dediğimiz o sessiz çekilme.
Ama mesele sadece durmak da değil.
Bazen penguen durmuyor.
Bazen tam tersine, herkes aynı yöne akarken, sürü hâlindeyken, bağırış çağırış içinde denize doğru ilerlerken; o bir an duruyor. Sonra yavaşça yön değiştiriyor ve kimsenin fark etmediği bir anda, tek başına, bambaşka bir yöne doğru yürümeye başlıyor. Ne isyan var bunda ne gösteri. Sadece bir karar. Dönmemek üzere.
İnsan da böyle yapıyor bazen. Kalabalığın içindeyken, herkes aynı hayatı yaşar gibi görünürken, aynı soruları sorarken, aynı cevapları verirken; içinden bir ses sessizce başka bir yönü işaret ediyor. Büyük bir kaçış planı değil bu. Valiz bile yok bazen. Sadece içten içe bir uzaklaşma. Başını alıp gitme isteği. Nereye olduğu belirsiz. Bildiğin tek şey, geri dönmek istemediğin.
Toplumdan uzaklaşmak her zaman gürültülü olmuyor zaten. Bazen mesajlara cevap vermemekle başlıyor, bazen sohbetin ortasında kopmakla, bazen de kimseye anlatmadan hayatından bir yönü eksiltmekle… Penguen bunu yapınca doğanın bir parçası oluyor. İnsan yapınca açıklama bekleniyor: Neden gittin? Neden değiştin? Neden artık eskisi gibi değilsin?
Bireysel tükenmişlik tam da burada sızıyor araya. Büyük bir çöküş değil bu. Sessiz bir ayrılma. Anlamını yitiren hevesler, ağır gelen roller, “sonra bakarız” diye ertelenmiş hayaller ve bir noktada şunu fark etmek: Ben bu sürüyle aynı yere gitmek istemiyorum.
Ve bazen insan gerçekten hiçbir şey olmak istiyor. Üreten değil, başaran değil, motive hiç değil. Bilinmeze doğru yürümek de bu yüzden çekici geliyor. Kimliğin çözülüyor, beklentiler arkada kalıyor, “ne iş yapıyorsun?” sorusu bile sana ait olmaktan çıkıyor. Penguenin CV’si yok zaten. Nereden geldiğini anlatmıyor. Nereye gittiğini de.
Komik ama rahatlatıcı olan şu: Penguen sürüden ayrıldığında kimse onun arkasından “başarısız” diye bağırmıyor. O sadece başka bir yöne gitmiş oluyor. İnsan ise ayrılınca bencil, kaçınca sorumsuz, durunca sorunlu ilan ediliyor. Oysa bazen sorun değil bu. Bazen hayatta kalma refleksi.
Belki de şu dünyanın konuştuğu penguen olayı bize şunu fısıldıyordur: Herkesle aynı yöne gitmek zorunda değilsin. Her yol seni çağırmak zorunda değil. Bazen sürüden ayrılmak, bazen başını alıp gitmek, bazen de bilinmeyenin içinde kaybolmayı göze almak; dönmemek pahasına bile olsa, en dürüst harekettir.
Belki de penguenin cesareti gitmesinde değil, geriye dönüp kimseye kendini açıklamaya ihtiyaç duymamasındaydı. İnsanın içini asıl acıtan da bunu hâlâ başaramıyor oluşu.
Penguen bunu yapıyor. Sessizce. Ve arkasına bakmadan.
Biz hâlâ bakıp duruyoruz.