Bizim ülkede herkes siyasetçi, herkes şikâyetçi.
Herkes haklı, herkes akıllı…
Ama eleştiri hep başkasının penceresinden.
Oysa konuşmadan önce insan kendi evinin aynasına bakmalı bence.
Ben bakıyorum.
Ve gördüğüm şey çok iç açıcı değil.
Artık ben de eskisi kadar şaşırmıyorum. Bu cümleyi kurabiliyor olmak bile başlı başına bir sorun. Bir zamanlar içimi sıkan haberler, şimdi çayım soğumasın diye hızlıca geçtiklerim arasında. Okuyorum, başımı sallıyorum, sonra hayatıma devam ediyorum. “Olur böyle” diyorum. “Alıştık.”
Teslimiyetin bu kadar kısa bir cümleye sığabilmesi ürkütücü.
Bir haber düşüyor önüme. Şiddet. Hukuksuzluk. Haksızlık. Bir çocuğun yarım kalan hayatı, bir gencin sönen umudu. İçim burkuluyor mu? Evet. Ama kısa sürüyor. Çünkü bu ülkede vicdanın da bir dayanma süresi var. Süre dolunca sessize alınıyor.
Herkes konuşuyor burada.
Herkes biliyor.
Herkes anlatıyor.
Ama iş sorumluluğa gelince, ortalık aniden boşalıyor. Herkes mağdur, herkes yorgun. Suç ise sahipsiz. Havada asılı duruyor; soluyoruz ama üstümüze almıyoruz.
Sosyal medyada ben de varım. Tepki veriyorum, yazıyorum, paylaşıyorum. Sonra yeni bir gündem geliyor, ben de onunla birlikte geçiyorum bir sonrakine. Vicdanım bir bildirim gibi artık: Aç, bak, kapat. Rahatsız ederse sessize al.
En çok da buna kızıyorum:
Sessiz kalanların “olgun”,
itiraz edenlerin “abartıyor” sayılmasına.
Bazen ben de susuyorum. Çünkü susmak daha kolay. Daha risksiz. Daha az bedelli. Ama sonra aynaya bakıyorum. Ve anlıyorum ki bu ülkede normalleşen şey sadece anormallikler değil; suskunluk da normalleşiyor.
Tarih açık konuşuyor, biz duymamazlıktan gelsek de: Hiçbir çürüme bir günde olmuyor.
Önce alışıyoruz.
Sonra savunuyoruz.
En sonunda “zaten böyle” diyoruz.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken tek şey bu: Şaşırmak.
Hâlâ şaşırabiliyorsak, henüz kaybetmedik demektir. Çünkü bir gün hiçbir şeye şaşırmazsak, aynaya bakmayı da bırakmışız demektir.