İnegöl’de uzun yılların ardından bir dönemde Bursa Büyükşehir Belediye başkanlığı, şimdilerde de ticaretle uğraşan kadim dostum Alinur Aktaş. Daha önce hediye ettiğim kitaplarımı ancak okumuş.
"Abi ancak fırsat buldum biliyorsun yoğundum. Özellikle kolye kitabındaki sarı otobüsten çok etkilendim. Bir ara buluşup kitaplarındaki hikâyelerden konuşalım" Dedi.
“Olur, memnuniyetle.” dedim.
“Bir zaman sonra bir abimizin annesinin cenazesinde karşılaştık. İş yerindeysen cenazeden sonra ziyaret edeceğim.” dedi.
“Tamam” dedim.
Oğlu, sarı otobüs hikâyesinin kahramanı Bülent, Mustafa Ersan ve Mustafa Şiren arkadaşlarımızla geldiler. Çaylar, kahveler eskilerden, memleket meselelerin- den, benim hikâyelerimden anlattık. Sohbetin bir yerinde Başkan Abi tekrar tebrik ediyorum. Biz senin bu yanını bilmiyorduk. Devam edecek mi? “Var mı yeni bir şeyler.” dedi.
“Bende. 93 savaşından sonra Kafkaslardan göç etmiş Gülce hatunun hikâyesi var. Onun üzerinde çalışıyorum. Hikâyenin bir bölümünü aramızda bulunan Mustafa Şiren ’den duydum. Araştırma yapıyorum, aslında fırsat bulsam, hikâyenin başladığı yer Ahıska ilçesi Adıgön ’e bağlı Gortubani köyü ve çevresi. Bizim de ata toprağımız buralara gidebilsem. Oraları bir görebilsem.” dedim.
Mustafa cebinden çıkardığı açılmamış sigara paketini ters çevirip oturduğu yerden masanın üstüne birkaç kez hafifçe vurdu. Açıkta kalmış gümüş folyonun bir ucunu tutup çekerek paketi açtı. Oldukça sıkı bir şekilde paketlenmiş paketi sigaraların olduğu kısmı ters çevirip sigaraların dışarı çıkmasını sağlamak için parmağınla hafifçe paketin altına vurdu. Sigaralardan bir dal, paketten çıkarıp önce başkana sonra Mustafa’ya uzattı.
Bir tanede başparmağı ile işaret parmağı arasına sıkıştırdı. Mustafa Ersan çakmağıyla önce başkanın sonra kendisinin sonunda da Mustafa’nın sigarasını yaktı. Sigara yandıktan sonra Mustafa sigaradan derin bir nefes çekti. Bir müddet sonra dumanın bir kısmı havaya karıştı. Bir of çekti.
Başkan:
- Arkadaşlar aslında benimde böyle bir seyahat planım var. Bende Gürcistan’da dedelerimin geldiği yerleri görmek istiyorum. Bir türlü gerçekleştiremedim” dedi.
Mustafa:
Evet, başkanım sizin dedelerde bizim dedelerde Gürcistan’ın Acara bölgesinden, annem tarafında Ahıska’dan göç etmişler. Fırsat bulsak da gitsek.
Başkan seyahat konularını severdi.
Benim bavul hazır her zaman kapının arkasında durur. “dedi.
Semih arkadaşımızı da dâhil ettik. Hemen bizim yazıhanede plan yapıldı. Altı arkadaş on beş gün sonra yola çıkacaktık. Bülent, iki Mustafa arabayla bizden bir gün önce yola çıktılar.
Başkan, Semih ve ben ertesi sabah uçakla Rize’ye uçtuk. Sarp sınır kapısında buluştuk. Avrupa ülkeleri gibi vize pasaport derdi yok çipli kimlikle çat kapı girdik Gürcistan’a sınırı geçince arkadaşlar minibüs ayarlamışlar.
Şoförümüz Mindia ve rehberimiz Mindi bizi karşıladı. O gün Batum’u gezdik. 2018 de gelmiştim. O günden bugüne Batum çok değişmiş. Batum Gürcistan’ın Antalya’sı olmuş. Son senelerde Batum’da gözle görülür, elle tutulur müthiş bir yenilenme ve modernleşme olmuş. Zaten Batum uzun senelerdir Avrupa mizaçlı bir şehirmiş. Doğu ile ticaret yapan Avrupalılar burayı üs olarak kullanmışlar.
Bir tarafta tarihten kalma yapılar, bir tarafta Sovyetler Birliği döneminden kalmış çok katlı komünist apartmanları, bir tarafta Osmanlı ve Bolşeviklerden kalma yapılar. Sovyet mimarisinin İtalya’dan feyz alarak tasarladığı meydanlar.
Ortodoks olan Rus ve Gürcülerin Kiliseleri de kendine has Bizans Yunan mimarisi ile haç şeklinde. Kubbeleri yuvarlak ve kubbelerin en tepeside soğan biçiminde. Bir tarafta da müthiş yükselen gökdelenler oteller, beachler barlar, cafeler, restoranlar, gazinolar, kumarhaneler. Batum hem geçmişi sahiplenen hem de geleceğe hazırlanan bir yer.
Ertesi sabah Acara Bölgesi seyahatimiz başladı. Çoruh nehrini takip ederek Maçahele ulaştık. Maçahele yaklaştıkça coğrafya iyice değişti. Dimdik dağlara tutunan çamlar arasında yerçekimine karşı tünemiş evler ile inişli çıkışlı bir vadi, hava buz gibi serinleşti, tertemiz oksijen dolu hava ciğerlerimizi yaktı yer yer doruklarda karlar ve her köşeden fışkıran yeşilin cömertliği eşliğinde sanki bir kuyuya daldık. Vadinin bütün bayırları ağaçlarla ve yemyeşil çayırlarla kaplı, Maçahel vadisi tam bir yeşil cennet. Vadinin bir bölümü Gürcistan’da bir bölümü Türkiye’de bu vadinin 18 köyünün sadece 6’sı Türk köyü neden mi? Bu vadideki köylere 1921 de hangi ülkeye bağlı kalmak istedikleri sorulmuş vadide ki 12 köyün halkı Gürcistan’ı 6 sı da Türkiye’yi tercih etmiş.
Kış buralarda uzun ve sert geçiyor. Uzun yıllardır kardan kapanan yollar yüzünden Türk tarafındaki köyler ihtiyaçlarını, hatta hastalık ve doğum gibi acil durumlarını karşı Gürcistan köylerine özel izinle girip oradan Batum üzerinden Borçka’ya ulaşarak karşılarlarmış. Tabii şimdilerde yapılan yeni yollarla buna gerek kalmıyormuş. Bir yerde mola verdik, “Bazı arkadaşlarımız yeter git git bitmiyor dönelim.” dediler.
Mindi “Gürcüce şaşkın vaziyette bir şeyler” dedi.
Mustafa:
“Arkadaşlar Mindi sıkıldığınızı anlamış, asıl Maçaheli ve karşı tarafı göreceğimiz yere 10-15 dakika varmış. Vadinin tepe noktalarından Kokalati ’ye gidiyormuşuz.”
Köye gelince manzara gerçekten müthişti. Uzakta karlı Kaçkar dağları önünde yok böyle bir şey dedirten saklı bir cennet. Sıkılan arkadaşlar manzarayı görünce biraz utandılar.
Başkan:
“Çok yere gittim ama bu enteresan yere gelmekte çok geç kalmışım.” dedi.
Bende mırıldanarak;
“Yemin ederim yüzüklerin efendisi filmindeki hire den daha güzel.” dedim. Köyün meydanında karşılaştığımız köyden bir arkadaş bizim Türk olduğumuzu herhalde anladı.
Güzel Türkçesi ile
“Hoş geldiniz.” dedi.
Türkiye’ye sık sık gittiğini orada çalıştığını karşı köylerde akrabalarının olduğunu söyledi. Köy oldukça turistlik bir yer, çok güzel seyir tepesi olan çalıştığı restorana davet etti. Restorana giderken camiden müzeye çevrilmiş taş bir yapıyı ziyaret etmemizi tavsiye etti. Caminin içinde bir bölüm duruyor ama ibadet yok, geçmiş te kullanılan aletler yöresel kıyafetler sergilenmiş en çokta dikkatimi çeken Maçahale tüfekleri. Maçahelli ustaların yaptığı bu tüfekler 18. ve 19. yüzyıllarda yivli namluları en iyisi olan tüfeklermiş. Zamanında dünyaca ünlü bu tüfekleri ve yapım tezgâhlarını burada sergiliyorlar. Restoranda vardığımızda hazırlıklar yapılmış bizi bekliyorlardı. Sohbet eşliğinde haçapuri yedik. Çaylarımızı ve yöresel armut suyunu içtik. Batum’da da haçapuri yemiştik ama buradaki bambaşkaydı içine koyulan tere yağ ve peynir yöreye has olunca ortaya nefis bir tat çıkmıştı.
Haa haçapuri ne derseniz Gürcülerin milli yemeği Gürcü pizzası içi peynirle doldurulmuş pide. Haçapuriyi nefis bir lezzet haline getiren ana malzeme içine koyulan tereyağı. Sohbette başkan köyünden bahsetti. Bilgiler yarım yamalaktı, telefonundan görüntülü amcasını aradı.
Amcası ailenin en yaşlısı 81 yaşında, babalarından dedelerinden köyü ile ilgili bildiklerini duyduklarını, Mollaoğlu sülalesinden olduklarını ama köyünün ismini hatırlamadığını yanımızdaki Gürcü köylülere anlattı. Sülale isminin buralarda bilindiğini aşağıdaki köylerden çukinetti ve çkhutuneti kveda, çukinetti, zeda çkhutunetti yani aşağı ve yukarı diye isimlendirilen köylerde olabileceğini söylediler. Kokaletti köyünden bol bol fotoğraflar çekip köylülerle vedalaştık. Tarif edilen çukinetti köylerinden biri için yola çıktık.
Köyün girişinde bir anaokulu vardı, bahçesinde oynayan çocuklar ve öğretmenleri. Yanlarına yaklaştık rehberimiz Mindi vasıtasıyla derdimizi anlattık. Aradığımız Mollaoğlu sülalesi diğer köydeymiş. Köyün ilk evinin önünde durduk, avlulu, buralarda gördüğümüz tipik Gürcü evlerinden, evin arkasında ise güzel yapılmış bir villa var. Biz daldık avluya, gürültümüzden avlunun bir köşesinden 35 yaşlarında genç biri karşıladı bizi. Türk olduğumuzu konuşmalarımızdan anlamış.
Gayet güzel bir Türkçeyle;
“Hoş geldiniz.” diyerek, avluya davet etti.
Uzun bir masanın etrafında duran sandalyelere oturduk. Genç adam açık olan evin kapısından içeriye dedesine seslendi. 92 yaşında olduğunu öğrendiğimiz dinç bir amca geldi başkan geliş sebebimizi yarı Türkçe yarı İngilizce birazda Gürcüce anlatmaya başladı.
Başkana “Bülent Arkadaşla bi yan yana dur bakalım.” dedi.
Yan yana geldiklerinde Bülent’in dikkatini çeken şey bizim de dikkatimizi çekti. Kardeş gibi benziyorlardı. Köyün yarıdan fazlası Mollaoğlu’ymuş başkan görüntülü yine amcasını aradı.
Amcası o arada kırk yıl önce İstanbul’dan köylüsünden bir mektup geldiğini söyleyip mektubun görüntüsünü telefona tuttu. Mektup okununca yaşlı amca mektubu yazanı tanıdı. En son bu köyde yaşamış öleli yedi sekiz sene olmuş, yakından akrabasıymış, doğal olarak misafir olduğumuz aile başkanın akrabası çıktı. Çok duygulu anlar yaşadık, hepimizin içini sonsuz bir huzur kapladı.
Yaşlı amcaoğlu gelini torunu annesi sanki bizimde uzun yıllar görmediğimiz tekrar buluştuğumuz akrabalarımızdı. Başkan çocuklar gibi sevinçliydi. En yakın zamanda yakın akrabalarınla tekrar buralara gelip onlarla misafir olduğumuz akrabalarını tanıştıracağını defalarca tekrar ediyordu. Sonra be- nim içime bir mahzunluk çöktü. Düşündüm, iş güç, hızlı şehir hayatından kim bilir ne zaman görüşecekler. Ama emindim ki bizler kadar hatta bizden daha fazla Halil İbrahim amca telefon görüntüsünden, birkaç dakikalık Gürcüce konuştuğu akrabalarını bizden fazla sevmiştir.
Ahir ömründe ne kadar buraları görmek, dedelerinin yaşadığı yerlerde çocuk olup koşmak oynamak istemiştir. Bir kez daha anladım göçlerin acı gerçeğini.
Başkan akrabalarını dedelerinin göçtüğü köyü bulmuştu. Acaba ben Ahıska’da köyümü akrabalarımı bulacak mıydım? Gülce ‘nin gezdiği yerleri, ormanı çayırları görecek miydim? Zaman nasıl geçti anlayamadık akşam olmuştu yolumuz uzundu Tiflis’e gidecektik vedalaştık.
Hepimiz inşallah tekrar buralara geliriz diye içimizden geçirdik. Yol boyunca hepimiz güzel bir gün geçirmenin keyfiyle şarkılar Türküler söyledik en çok da Gülalim den keyif aldık.
Yerden aldım keseri vuramadım ben seni bir babanın gönlünü yapamadın, serseri aman gül alim canım gül alim çal bana gül alim oyna bana gül alim gül alimin saçları pırıl pırıl parlıyor gül alimi görenler için için ağlıyor aman gül alim...
Gece geç vakit Tiflis’e vardık. Ertesi gün Tiflis’i gezdik. Tiflis Gürcistan’ın başkenti ve en kalabalık şehri nüfusu bir buçuk milyon civarında Tiflis kadim bir şehir. Etrafı dağlarla çevrili birazda Bursa’yı andırıyor. Şehrin tam ortasından Kura Nehri geçiyor tarihi yapılar Batum’daki gibi orta çağ mimarisi, neo klasik mimari, Ortodoks Hristiyan olan Gürcülerin kiliseleri de ona uygun yapılar, Persler ’in, Selçukluların, Bizans’ın, Osmanlıların Rusların izini taşıyan, aynı caddede cami, kilise ve sinagog bir arada. Dünyanın üçüncü en büyük katedrali Sameba’ yı gezdik yüksek tavanlı mimarisi altın kaplama kubbe ve haçı şehrin her tarafından gözüküyor. Ne yazık ki bir tuvalet bulamadık. Oysa bizim camilerimizde hemen yanı başında olan tuvaletler, abdest alma yerleri ne kadar önemli bir ihtiyaçmış.
Çarşıda Tamada heykelini gördük. Taş bir kaide üzerine oturtulmuş aslında güzel bir sandalyede oturuyor, sandalyenin alt kısmı belli ki kazılarda deforme olmuş, kafasında bizde hacı takkesi derler öyle bir takke elinde boynuzdan bir kadeh yaşadığı tarihe uygun giysileri ile konuşma yapıyor.
Tamada Gürcülerin geleneğinde yemek sofrasını idare eden kişi olarak biliniyor. Kadeh kaldırma sırasında konuşma yapmak ve sofrada kurallara uyulmasını sağlamak bu kişinin görevleri arasında bulunuyor. Tamadalar güzel konuşma yeteneği olan bilge ve içkiye dayanıklı insanlar arasından seçiliyormuş.
Tamadanın elindeki geleneksel boynuz şeklindeki şarap kadehi sofrada kime uzatırsa kadehi bitirmeden sofraya bırakamıyorsunuz.
Mustafa, buna benzer geleneğin halen devam ettiğini Türkiye’den gelen Müslüman Gürcülerin bu ritüel de zorlandıklarını içmeyince akraba ve dost ortamlarında ev sahiplerinin kırıldıklarını yanlış anladıklarını söyledi.
Tarihi cuma camisi narikala dan şehre inerken karşımıza çıktı, kırmızı tuğla kullanılmış. Şoförümüz Mindia Gürcü Müslüman burada Sünni ve Şiiler bir arada ibadet ederler dedi.
Özgürlük meydanı parlamento binası, metekki gördüğümüz yerler. Teleferikle Narika’ya çıkıp kartlis deda heykeli ve Tiflis’i kuşbakışı seyretmek için teleferiğin başlangıç noktasına gittik rehberimiz Mindi bilet almak için ortak kasamız Bülent’le gişeye gittiler.
Bülent söylene söylene yanımıza geldi. Gürcü vatandaşlara iki buçukları olan bilet fiyatı yabancıya beş katı yan tarafta güzel bir dondurmacı vardı. Kimi çıkalım dedi, kimi parasında değil Bülent gibi uygulamaya kızdığı için o paraya oturalım şuraya zaten yorulduk dondurma yiyelim dediler. Velhasıl dondurmada karar kıldık çıkmadık. Otele eski Gürcü evlerinin olduğu semtten onları da görerek döndük.
Akşama bir dostumuzun yemeğine davetliydik, geleneksel Gürcü yemeklerinin yanında Hınkal de yedik. Hınkali hepimiz biliyorduk, özellikle biz Ahıskalı’ların milli yemeği bizim Hınkal daha küçük, üzerine tere yağ ve sarımsaklı yoğurt koyarız, Yediğimiz bayağı irice, üst kısmı boğum yeri pişmiyor, buradan tutuyorsun, incir gibi ters çevirip belli bir yerinden içindeki suyunu çekip daha sonra yiyorsun, pişmemiş yerini yemiyorsun. Bizdeki gibi üzerine bir şey dökülmüyor. Çocukluğum aklıma geldi akrabalar, çoluk çocuk toplanır, büyük kazanlarda hınkal yapılırdı hınkallerin birkaçının içine demir paralar sıkıştırılırdı.
Biz çocuklar demir paraları bulmak için hınkalleri çiğnemeden yutardık, bazen büyüklere çıkar bize versinler, diye aramızda kavga ederdik. O akşam otelin bahçesinde gece yarısına kadar sohbet ettik başkan ve Semih uçakla döneceklerdi onları yolcu ettik. Ertesi gün erkenden Ahıska’ya doğru yola çıktık, öğlene doğru. Ahıska yolu üzerinde Borjomi şehrine ulaştık. Borjomi dünyanın en iyi sodasının çıktığı, kaplıcaları ile ünlü bir şehir. Türkiye den tanıdığımız bir dostumuz vasıtası ile burada yaşayan güzel bir restoran sahibi Türk bir arkadaş karşıladı. Biraz bizim oylata benziyor yemyeşil bir vadinin içinde her yerden sanki su fışkırıyor. Restorandı bir derenin yanında dere coşkulu, su seslerine kuşların sesleri de karışıyor. Gürcü yemeklerinin yanında Türk usulü kebaplarda ikram etti. Ahıska’ya gittiğimizi biliyordu Ahıska müftüsünü tanıyor. Bu bölgeye Araplar çok geliyormuş helal et Sertifikasını bu müftüden almış dost olmuşlar. Haftada bir iki kez görüşüyorlarmış. Telefonunu verdi bizim yanımızda aradı. Müftü Ahıska’ya gelince telefonla arayın dedi vedalaştık Ahıska’ya bir saatlik yolumuz kalmıştı. Doğa Borjami’ den sonra Acara gibi olmuştu her taraf yemyeşildi. Yılan gibi kıvrılan yol bir vadiden bir vadiye giriyordu. Müftüyle Ahıska meydanında buluştuk. İsmi Mahmut ama buralarda Mamuka diyorlarmış. Arabasını uygun bir yere park etti bizim minibüse geldi Mamuka ’da derdini anlatacak kadar Türkçe biliyordu.
“Söyleyin bakalım Müslümanlar nereye gitmek istiyorsunuz hangi köyü soruyorsunuz?”
Ben:
“Gortubani” dedim.
Başladım yüz elli sene öncesinden göçü dedelerimizi, Mamuka gülerek;
“Megobari, dostum, dostum dur yavaş yavaş.”
O gün cumaydı. Mamuka meğer sem Gortuban da ve çevresindeki köylerdeymiş. Cuma namazını orada kıldırmış. Biliyorum şimdi oraya gidicez, bende yakın köy Moheden’im önce Adı göne gideceğiz, Adı gön kasaba. Sizin köy, bizim köy Adı göne bağlı.
“Ne kadar sürer?” Dedim.
Mamuka: “15-20 dakika. Ahıska’yı, kaleyi gezmek ister misiniz? Yok, yok bir an önce köye gidelim.” dedim. Ahıska’nın içinden geçen Kobliyani nehrinin kıyısından, kısa süren bu yolculukta. Ahıska’dan, kaleden, geçtiğimiz köylerden bahsetti. Adı gön 400, 500 kişinin yaşadığı bizim ova köyleri gibi. Adıgön’ün girişinde köy tabelalarının olduğu yola saptık. Sanki Kara kadı, Kestane alan, Elma çayır, Erikli yolu dedelerimiz 150, 200 yıl önce buralarda yaşadığı coğrafyayı İnegöl’de de bulmuşlar. Tatlı bir virajı dönünce Gortuban tabelasıyla karşılaştık.
Mamuka:
İşte sizin köy. Gortubani, Zedubani, Afiyeti Moha hepsi bir arada.
Köye girerken sağlı sollu yemyeşil çayırlar ve içindeki papatyalar karşıladı bizi. Sağ taraftaki papatyaların arasında belli belirsiz mezar taşlarını görünce, Mamuka şoföre Gürcüce bir şeyler dedi. Minibüs yolun kıyısında durdu. Bize döndü.
İşte dedelerinizin mezarları 1944 olaylarından sonra bu mezarlık kullanılmıyor.
İnip burada yatan atalarımızın ruhlarına birer Fatiha okuduk. Köyler birbirinin bitişiği.
Köylerde bu mevsimde pek insan olmaz çoğu yaylalardalar. Zedubani de cami var onun bahçesinde oturalım.
Mamuka: “bizim sülale Sivitoğulları nasıl bulacağız?”
Cevap vermedi. Bahçe de oturduk. Başkanın Maçehelde akrabalarını nasıl bulduğunu, yaşadıklarımızı anlattım. Bir daha aynı soruyu sordum. Acı acı gülerek başını salladı.
Sizin buralarda akrabanız yok. 80 sene önce hepsini gönderdiler. Bu köy de az önce gördüğümüz mezar taşları, birde giderken göstereceğim köyün içindeki çeşmeden başka bir şey yok.
Beklemediğim bu cevap karşısında şaşkın ve sitemle;
“Nasıl yani?” dedim. Mamuka güzel Türkçesiyle anlatmaya başladı.
“44’ün Kasım’ında, Sovyet Başkanı Stalin’in emriyle, (bu arada Stalin Gürcüydü). Bu bölgede 200 köyde yaşayan 100 bine yakın Ahıska Türkü zorla bu bölgeden sürgün edilmiştir. Sığır vagonlarına doldurulan dedeleriniz, nineleriniz Özbekistan, Kazakistan taa Sibirya’ya kadar götürülmüş. Yollarda aileler parçalanmış, sert koşullarda geçen yolculukta 20 bine yakın Ahıskalı ölmüştür.
Stalin bu insanlık dışı tehcirin de sebebini çıkan
2. dünya savaşında Türkiye sınırına yakın bu bölgedeki Türklerin sınırdaki akrabalarıyla iş birliği yapıp casusluk suçlamasıdır. Mustafa beş yıl oldu zannedersem biliyorsunuz benim perde işim de var. Çalışanlarımdan biri yeni gelen Ahıskalılardandı. Benimde anne tarafım Ahıskalı çalışanım İnegöl Akhisar’da oturuyor, babası rahmetli olmuştu taziyeye gittik.
Amcasıyla tanıştık, anne tarafım Ahıskalı deyince o anlatmıştı. Babası bu tehcirden 2 yıl sonra Kazakistan’da doğmuş. Babası 20’li yaşlarda delikanlıymış. Rus askerleri gece yarısı köyleri basmış yanınıza üç günlük yiyecek alın. Hazırlanmak için 2 saatiniz var demişler. Çoluk çocuk kış günü ne buldularsa hazırlayıp köy meydanında toplanmışlar. Studebaker Amerikan, yanı arkası açık kamyonlara bindirip Ahıska tren istasyonuna taşımışlar. Anlatan amca, babasının bu kamyonlarda şoförlük yaptığını her anlattığında bu kamyonların ismini söylediği için unutmamış. Doğuya, orta Asya, Sibirya’ya sürüldüklerini yolda öğrenmişler. Her yük vagonuna 7 aile, normal vagonlara da 25 aileyi sıkış tepiş yerleştirmişler. 2 şer 3 er kg’dan fazla yüklerine el koymuşlar, istasyonda gözlerinin önünde yakmışlar.
Sürgün sırasında bir aya yakın sığır vagonlarında kapalı tutulmuşlar. Çocuklar perişan olmuş. Her gün onlarca Ahıskalı ölmüş. Ölüleri trenden atmışlar, mezarları bile olmamış kurda kuşa yem olmuşlar. Onlarında akrabalarından ölenler olmuş. Babası bu olayı her anlattığında hıçkıra hıçkıra ağlarmış.” Bir sessizlik oldu, herkes bir iç çekti. Sonra Mamuka devam etti.
Stalin’den sonra Kruçev 1956’da Stalin’in yaptığı sürgünleri kınadı. Kırım Tatarlarını, Balkarları Gürcü Müslümanları, Kürtleri, Hemşinlileri serbest bıraktı. Sürgündekilere af çıktı, ama bu afta Ahıska Türklerinden bahsedilmedi. Kendi topraklarına dönmelerine izin verilmedi. Sürgünden sonra bu topraklara Hristiyan Gürcü ve Ermeniler yerleştirilmiş, bunlar sürgüne giden Ahıska Türklerinin kalan neyi var neyi yoksa yağmalamışlardı.
1960 ‘dan sonra bizim dedelerimiz buraya atla üç saatlik uzaklıktaki köylerinden gelmek istemişler. İlk zamanlar kabul görmemiş. Sonra yalnızca bir aileye beş yıl köyün çobanlığını yapmak şartıyla izin vermişler, beş yıl dolunca bir iki akrabası daha gelmiş. Bizim köy Moke buraya beş dakika uzaklıkta şimdi köyün neredeyse yarısı bizden.
Zaman içinde Müslüman Gürcüler bu bölgede çoğaldık. Hristiyan Gürcü ve Ermenilerle hemen hemen eşitiz. Türkiye Devleti buradaki Müslümanlara sahip çıkıyor, camilerinin tamiratları yapıldı, yeni kuran kursları açıldı bizim gibi din adamlarını Türkiye’de ilahiyatta okutup yetiştirdiler. Dini, diyaneti öğreten bizim gibi hocaların maaşlarının yarısını diyanet aracılığı ile Türkiye ödüyor.
Bu arada Hristiyanlarda boş durmamışlar misyoner vasıtası ile onlarda buralara yardımlar gelmiş kiliseler açmışlar Hristiyanlığı canlandırmak için Müslüman gençlere el atmışlar.
Mamuka:
“Ama bizde boş durmuyoruz bu bölgede bir tane daha gencimizi kandıramadılar.” dedi.
Şoföre döndü.
“Pirdapir sopelshi shedi” (köyün içine sağa sür)
Eliyle sağ tarafı gösterdi. Köyün ortasında, gürül gürül akan akar sunun yanında durduk. Çeşme yapı olarak çok eskiydi.
Mamuka:
“Dedelerinizden işte kala kala bu çeşme kalmış, haa birde mezarlıkta gördüğümüz taşlar.”
Çeşmeden buz gibi akan sudan içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık. Çeşmenin yanında kızılcık ağacı vardı, arkadaşlar olmuş kan kırmızı kızılcıklardan kopardılar, birer de sigara yaktılar, ben izin isteyip köyün içinde yürümeye başladım.
“Beni ilerden alırsınız.” dedim.
Evet, başkan gibi akrabalarımı bulamamıştım ama geçtiğim bu yoldan atalarımız geçmiş, bu mis gibi havayı solumuş, meydanın ortasındaki yaşlı çınarı dedelerimiz- den ninelerimizden biri ekmişti. Ilık ılık esen bu rüzgâr onlarında bağrına vurmuş, onları da serinletmişti. Gece gökyüzündeki aynı yıldızlara aya bakmışlardı.
Böyle düşüne düşüne yürürken minibüs yanımda durdu.
Akşam yaklaşmıştı ertesi sabah Batum’da minibüsü teslim edecektik. Ayrılık vakti gelmişti. Mamuka’ya döndüm.
Mamuka biz atalarımızın yurdunu gördük. Sen olmasaydın bu kadar kolay bulamazdık Allah razı olsun. Birde bizim bir hikâyemiz var. Hikâye buralarda geçmiş birazda onun izleri sürmek için de geldik. Gülce hatun. 150 sene önce buralarda yaşamış, 93 harbinden sonra ana yurda göç etmiş, hikâyeyi Mustafa arkadaşım anneannesinden dinlemiş anne tarafı Ahıskalı.
Hikâyeyi biraz anlattık.
Mustafa:
Bizimkilerin köyü Kehvani. Gülce’ de bu köyden gelin gitmiş.
Mamuka karşıdaki dağın yamaçlarını gösterdi.
Belli belirsiz evler gözüküyordu.
Burası dedi, ama Gortubani gibi dedelerinizden bir şey bulamazsın.
Geldiğimiz yoldan Ahıska’ya geri döndük.
Mamuka:
“Bir daha gelirseniz Gortuban’ın karşısındaki Beşumi dağının ardı Posof. Türk özü sınır kapısı yarım saat. Kars hava alanı bir buçuk saat. Bir telefona bakar gelir alırız.”
Mamukayla vedalaştık.
“Söz bir daha geleceğiz, bu sefer kalacağız, bizi Ahıska kalesine kaplıcalara yaylalara götürürsün.”
Şehrin içinde geniş bir meydanın karşısında birden tren istasyonu gözüme ilişti.
Şoför Mindiaya:
“Burada biraz durur musun?” Mustafa’ya döndüm.
“Az benimle gel.”
Hızlı adımlarla tren istasyonuna gittik. İstasyona girdik. Görevliye dönüp:
Sor bakalım Mustafa.
“1940’lı yıllardaki tren istasyonu bu muymuş?”
Mustafa Gürcüce bir şeyler sordu. Görevli istasyonun önüne çıkıp şehrin çıkışına doğru eliyle gösterip bir şeyler anlattı.
Mustafa:
“Bu değilmiş, tarif etti. Şehrin çıkışındaymış.”
Tarif edilen yere gelince eski, harap, terk edilmiş eski istasyon binasıyla karşılaştık.
Eski küflenmiş tren raylarının üstüne oturdum, gözlerimi kapattım. 80 yıl öncesine gittim, soğuk bir Kasım günü, sabahın ayazı istasyonun önü hınca hınç dolu. Rus komutan, uzun haki renkli kalın bir palto omuzlarında, omuzlarının üstünde de apoletler, armalar. Haki renkli şapkasında, kırmızı bir bant, üzerinde yıldız. Giydiği düz kesimli pantolonun paçaları çizmelerinin içine sokulu, belindeki kemerde tabancası. Bir eli kemerde diğer elinde kamçısı, kamçısını dizlerine vurarak askerlere emir veriyor. Komutanın konuşurken ağzından soğuktan dumanlar çıkıyor. Rus askerleri de kalın yün elbiseli, başlarında yandan takılan piletkaları.
Onlarında bellerinde kemer ayaklarında keçe botlar, ellerinde tüfekler, dipçikleriyle halkı ittire ittire vagonlara, kompartımanlara bindiriyorlar. Ahıskalılar üstlerinde başlarında gece vakti ne buldularsa giymişler korku dolu gözlerle şaşkın vaziyette, birbirlerinden ayrılmamak, aynı vagonlara binmek için el ele tutuşmuşlar diğer ellerinde alabildikleri birkaç parça eşya, fazla eşyalarını ellerin- den askerler alıyor.
Meydanda fazla gördükleri eşyalar dağ gibi yığılmış. O ara dolan kompartımanın buğulu camından iki mavi gözle, göz göze geldik, tahmini beş altı yaşlarında başında beyaz bir tülbent çenesinin altına sıkı sıkıya bağlamış, yanakları Gortuban ’da çeşme başında gördüğümüz kızılcıklar gibi kıpkırmızı elinde bezden yapılmış bir bebek, öbür eliyle bana el sallıyor, gülümsüyor, bende el salladım.
Torunum aklıma geldi, o yaşlarda. İçimi bir ürperti sardı. Oysa bu tren yolunu, Borjomi ’ye kadar olan kısmını birkaç sene önce çoluk çocuk, gece gündüz demeden Ahıskalılar yapmıştı. Askere giden gençlerini bu tren yolu getirecekti, önce trenin acı sesi taa uzaklardan yankılandı, motorun gürültüsüyle, raylar üzerindeki tekerleklerin gıcırtısıyla, tren derin bir uğultuyla hareket etti. Gözlerimi açtım, hüzünlenmiştim, gözümden iki damla yaş geldi.
Arkadaşları çağırdım.
Gelin sizde oturun rayların üzerine Ahıska’dan Sibirya’ya kadar götüren bu raylar üzerinde dedelerimize, ninelerimizin ruhlarına dua edelim.
!! 93 savaşından sonra dedelerimizle başlayan göç,
1. dünya savaşından sonra yine göç, en sonunda 1944 de tehcirle yurtlarından tamamen koparılan mazlum Ahıska Türkleri vatanından uzak vatansız olmak çok ağır ve zor bir şey. “Allah’ım Türklere böyle bir acıyı bir daha yaşatma.” Gece olmuştu yolumuz uzun. Arka koltukta camdan dışarı bakıyorum. Yine daldım, kâğıda dökmekte aciz kaldığım, kalemimin gücünün yetmediği bu kadar yazabildiğim köyümsün sen Gortuban. Güllerini kan kırmızısı kızılcıklarını o yemyeşil örtüyü yakınlarım sivitoğulları ile inşallah tekrar ziyaret ederiz. Önde oturan Mustafa’ya seslendim. Tiflis’e giderken başkanın şarkısını sevinçten söylemiştik bana Wattsap tan attığın şu Ahıska şarkısını çal bakalım.
Sabah olur güneş yıkar, ayrılıklar yürek yakar, bacı kardaş yoluna bakar, hasret koyan yalan dünya, yalan dünya yalan dünya gençliğimi alan dünya, bu dünyaya dümen yoktur kimlerde dur kalan dünya, çeşme üstü ufak taştan çeşme dolar akan yaştan...
İnsan bazı şeyleri duyup okumakla değil gidip görmekle daha iyi anlıyor. Üstadın dediği gibi; “Hissetmeden anlayamazsın; bazı şeyleri, yağmurun yağdığı kadar değil de; sana değdiği kadar ıslanırsın.”