Gortuban, çam ormanları ile kaplı dağlar arasında. Dar vadide kurulmuş, ormanlık tepelerin arasındaki yüksek ve bol otlu vadilerde hayvancılık, düzlüklerde ise tarıma elverişli sulak topraklarda kendilerine yetecek kadar tarımla uğraşan Ahıska köyüdür. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan öz ve öz Müslüman Türkler. 1877 yılının nisan başları Rumi takvime göre 1293, doğa şubat mart ayının kasvetinden sıyrılmış yaz için hazırlıklarla birlikte, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Her taraf capcanlı, yeşillere bürünmüş, tüm doğa börtü böcekle birlikte uyanmış, kırlangıçlar çığlık çığlığa, mavi gökyüzünü kaplamış nisan yağmurları ile ıslanan toprakta tohumun uyanışı, toprağın özlemini çektiği bu damlalarla ortaya çıkan dünyanın en güzel kokularının yayılması.

Gülce ev işlerini bitirmiş kocası Kasım’ı yolcu etmiş. Kapının önündeki sekide soluklanıyor, sabah güneşi avludaki ceviz ağacının yaprakları arasından içini ısıt- maya başlamıştı. Gülce on sekizine yeni basmış. Gortuban’a Kehvani’den gelin gelmişti. Kehvani Gortuban ’ın karşısındaki Beşumi dağının eteklerinde Gortuban gibi Ahıska köyüydü. Bıldır sene bu zamanlar düğünü olmuştu. Öyle bir düğün olmuştu ki üç gün üç gece koca Gortuban köyü, yedi, içti, eylendi.

Kayınpederi Zeki ağa, köyün ileri gelenlerinden, iki oğlu, üç kızı vardı. Kasım küçük oğlu. 22’sine yeni girmiş uzun boylu, kara yağız yerinde duramayan çalışkan, meşe gibi sağlam gürbüz bir Ahıska delikanlısıydı. Zeki ağanın Büyükoğlu Ziya ise 30’lu yaşlarda. Kasım’a göre daha kısa, tıknaz, sakin yapılıydı. Evli, iki kızçesi olan Ziya, Zeki ağayla aynı evde yaşıyordu. Zeki ağa, Kasım’a köyün sonunda tek katlı babadan kalma taş evi tamir ettirip oraya evlendirmişti.

Kasım, abisi Ziya ve babası ile köyde hem hayvancılık, bağ bahçe işleri hem de kap kacak, iğneden cıncıktan, ipliğe boncuğa, aynadan tarağa velhasıl köy yerinde lazım olan temel ihtiyaçları satan çerçilik yapıyorlardı, yani seyyar süpermarket. Köy köy gezerler.

Posof’un Artvin’in köylerine kadar gider, bir ay gelmezlerdi. Ticaret daha çok para ile değil değiş tokuşla olur, köylülerden yumurta, buğday, sebze meyve alırlar yerine ürünlerini verirlerdi.

Zeki ağa Kehvani köyüne de sık sık uğrardı. Gülce ’nin babasını da tanırdı, çerçilerin kapalı işlevlerinden biride, köyler arasındaki aileler ve bekârlar arasında köprü kurarak hayırlı işlere vesile olmaları, yani dünürcü başı olmalarıdır. Gülce ’nin amcasına da dünürcü lük yapmış yakın köylerden Mohadan evlenmesine vesile olmuştu. Gülce’yi küçük yaştan beri oğluna almayı kafasına koymuştu. Bıldır sene söz nişan yapıp baharda da düğün yapmışlardı.

Buralarda evlenen kız uzatmadan hemen hamile kalır, iki canlı olur. İlkbaharda evlendiyse sonbaharda köyün ebesi Hatçe hatunun sihirli elleri usta parmaklarıyla doğururdu. Gülce ’de hemen gebe kaldı. Ne yazık ki dört aylıkken Hatçe hatunun tüm çabalarına rağmen Gülce düşük yaptı.

O günden bu yana şen şakrak yüzünden gülücükler eksik olmayan güzeller güzeli Gülce gitmiş düşükten kendini sorumlu tutup suçluluk psikoloji ile üzüntüden yemeden içmeden kesilmiş. Umutsuz, isteksiz ruh gibi biri olmuştu. Hayatının daha sonraki kayıplarının ilkini yaşamıştı. Taa ki Müza ile tanışana kadar. Köyün imamı Şaban Hoca kedileri çok severdi, köyün bütün kedilerini caminin avlusunda toplar. Onları elleriyle beslerdi, tek tek hepsine isimler vermişti isimleri ile çağırılan kediler hocanın yanına gelir sırnaşırlardı.

Şaban Hoca Kasım’ı çok severdi, karısının bu durumuna da çok üzülür, Kasım’ı her fırsatta teselli ederdi. Bir gün yeni doğmuş kedi eniklerinden birini Kasımların evine getirdi. Gülce ’ye: “Kızım bu çinkali sana hediye edeyim, sana yoldaş olur, senin bu durumuna bizde çok üzülüyoruz. Rabbim onu kararlamıştır, üzülme ileride boy boy çocukların olacak şimdilik bu çinkala annelik yap.” Diyerek siyah beyaz renkli kedi yavrusunu Gülce ’nin kucağına bıraktı.

Kızım Peygamber Efendimiz ’inde kedileri vardı, kedileri pek severdi. En çok sevdiği kedisinin adı da Müezza ’ydı. Sende bu kedinin adını Müezza koy. Müezza, gel zaman git zaman Müza oldu. Müza ’dan sonra Gülce kendine gelmişti, çimen yeşili gözlerinin içi gülüyordu, tekrar eski günlerine dönmüş ahırdaki ineği, bahçedeki tavukları ve Müza onun yaşam kaynağı olmuştu. Kasım’da buna seviniyordu. Ara sıra komşu çocuklarını oynarken seyreden Gülce ‘nin iç çekişleri haricinde sorun yoktu. Müza büyüdükçe Kasım, Müzayı kıskanmaya bile başlamıştı. Gizlice, yavaş yavaş, çaktırmadan yürüttüğü ufak tefek yiyeceklere başlangıçta uzun boylu tepki göstermemişti, görmemezlikten gelmişti.

Gülce ’de “küçüktür, daha parmak kadardır.” Derdi.

Kasım’ın boş verip görmemezlikten gelişini Müza yanlış değerlendirdi. Kasım’ı hepten kör sandı giderek şımardı, işi yüzsüzlüğe vurdu, Kasım’ın sonunda sabrı taştı. Müza yı Gülce’ye şikâyet etmeye başladı. Gülce ’de gerçekten kızıyormuş gibi Müzaya:

“Gırsızlık yapma.” Diye tatlı dille uyarırdı.

Müza ise Kasım’ı hiç tınlamıyordu bile. Kilerden yürüttüğü koca bir parça otlu peyniri, ya da mutfaktaki et çangalına asılı duran kurumaya bırakılmış eti kaptığı gibi bahçenin bir köşesinde şapur şupur midesine indiriyordu. Kısacası Müza yoldan çıkmıştı. Gülce ’den yüz buldukça Kasım’la gelin kaynana gibi didişir olmuşlardı. Akşam Kasım’ın incik boncuk kutularını dağıtmış, Kasım’dan fırçayı yemiş, sabah Kasım evden çıkana kadar ortalıklarda görünmemişti. Müza sekide oturan Gülce’nin kucağına hopladı, başladı yılışmaya. Gülce başını okşayarak:

“Haçen gine ne yaramazlık yaptın. Görümcesi bahçe kapısını açtı.” Gülce:

“Hoş geldin buyur otur.” Diye sekiyi gösterdi.

Eltisi:

“Yok, oturmayayım kaynanam gönderdi. Yufka açıcaz seni de çağırıyor.”

“Tamam.” dedi.

Gülce kucağındaki kediyi bıraktı, kaynanası kedileri sevmezdi. Müza’ya bahçenin alt köşesinde gezinen tavukların tarafını gösterip,

“Hadi bakalım yaramazlık yapma.”

Eltisi sekinin köşesine ilişti. Gülce’de içeri girdi, gri şalvarını ayaklarına geçirdi, başını örttü oklavasını aldı.

“Hazırım hadi gidelim,” dedi.

Eve vardıklarında avluda ateş hazırlanmış, ateşin üzerine sac yerleştirilmiş, sac şu sizin de bildiğiniz üzere, üzerinde yufka, şipit pişirilen karnına bir tekme vurulup kamburu çıkarılmış demirden sac parçası. Zeki ağa gerçek demirden el yapımı, metal değil de ahşap saplı bu sacı Ahıska’dan Ermeni bir ustadan almıştı.

Sac ateşte ısınıp kendine gelinceye kadar Gülce görümcesi eltisi ve kaynanası yuvarlak tahta sofrada maharetli elleriyle bir topak hamuru oklava ile açıp hazır hale getirmeye başladılar. Sac hazır olunca kaynanası ve görümcesi açılan yufkaları Gülce ve eltisine verdi. Onlarda sacın üstüne ustalıkla atmaya başladılar. Sacın hararetine dayanama- yan incecik yufka hemen kabarmaya başladı. Pişmiş yufkayı sacın yanına ateşe doğru çekip birazda orada tutup saçın üzerinden alıp yerdeki bezin üzerine koymaya başladılar. Yufkalar kırk elli tane olunca biraz mola verdiler.

Gülce, üşüşen çocukları boy sırasına dizdi. Sıcak yufkanın içine çökelek peyniri koyan görümcesi tıpkı bebeleri kundakladıkları gibi sardığı bu sıcacık yufkaları çocuklara verdi. Güle oynaya köyün tozlu topraklı yollarına fırladılar. Komşusu Gülizar bibide kızıyla gelmişti. Birer tanede kendilerine yaptılar, ayranla birlikte yemeğe, sohbete başladılar.

Gülizar bibi:

“Duydunuz mu? Bacılar Moskof yine kudurmuş, yakında savaş çıkacak diyorlar Batum da gençleri askere alıyorlarmış. Ermenilerde isyana başlamışlar. Belli ki moskofu tutacaklar. Hristiyan Gürcüler de öyle.”

Bütün kadınlar ellerini açıp duaya başladılar.

“Allah’ım bu moskof belasından bizi koru.” Nisan sonlarına doğru başlayan savaşta Rus orduları iki, üç ay içinde Ahıska, Ahır keleği geçmiş. Kars, Ardahan Posof, Beyazıt’ın işgali Ruslar tarafından devam ediyordu. Osmanlı’nın başında Ahmet Muhtar Paşa vardı.

Savunma hareketi olarak yaptığı bu savaşta fırsat doğarsa karşı taarruza geçecek kaybedilen yerleri geri almaya çalışacaktı.

Haziran ayı ortaları, sonsuzmuş gibi gelen parlak mavi gökyüzü, ilkbaharın tazeliği yazın enerjisiyle buluşmuş doğa yeniden canlanmış yeşilin bin bir tonu, çiçeklerin canlı renkleri, çayırların içinde beyaz papatyalar ağaçların taptaze yaprakları Gortuban’ın yaslandığı ve karşıdaki Beşumi dağının ormanları, çınar meşe, akçaağaç, gürgen ıhlamur en parlak elbiselerini giymiş, yeni yapraklarıyla neşelenmiş tazelenmiş, dereye giden

yol, köyün altından erik bahçelerinden geçerdi. Haziran içinde bile taşkın dere ayaklarının çamurlu, ıslak tuttuğu bu gölgeli yerlerde otlar bütün bir yaz mevsimi yeniden yeniye sürer, kızgın güneş, ağaçların tepelerinde erikleri pişirirken rutubetli toprakta birbiri arkasına otlar fışkırır, çayırlar kabarırdı.

Suların serinliği, taze ot kokusu, gölgelik ve bereket içinde yaz, bu bahçelerde kışa kadar sürerdi, dereyi düşündü, yıkanmasa bile birkaç kez görmüştü, erik bahçelerinden sonra kızılcık ağaçlarının arasından girilirdi, suyun iki tarafında da dalların örgülerle çevrilip gölgeleriyle kuytulaşmış birçok havuzlar vardı. Yüksekten dökülen su, buraları oymuş, derinleştirmiş, sanki yıkanması kolay olsun diye hazırlanmıştı çocuklar ince kumlu kapanık bu havuzlarda sere serpe zevki zevkli yıkanır oynarlardı.

Gülce avludaki sekiden gökyüzüne baktı, parlak ve açık, mavi gökyüzünde bu sonsuzluğun ne olup olmadığını düşündü. Peki, bu parlak mavi göğün ardında bir yol var mıydı? Engin gökyüzü yaklaşan akşamla görünmeye başlayan yıldızlar. Böyle ne kadar kaldı. Eşinin sesiyle irkildi. Kasım:

“Ne yapıyon kız, dalmışsın öyle ne düşünüyon, gırsız çinkalin nerde?”

Gülce göğsünün üstünde birleştirdiği ellerini açtı.

“Bilmem, senin geleceğini anlayınca sinmiştir bir köşeye.”

Kasım, sedirdeki Gülce’nin yanına ilişti. Elini tuttu. Gülce gülümsedi, yavaş yavaş batmakta olan güneşe baktılar. Güneşin dağın ardına hareketi ne kadar büyüleyiciydi. Öyle konuşmadan bir süre durdular.

Gülce:

“Aç mısın?”

Kasım:

“Ehh.”

Tamam, akşamluk bir şeyler getüreyim.

Diyerek içeri girdi. Ayran çorbası biraz çökelek tepsiye koydu. Kasım’a seslendi.

“Bişi de yapayım mı?’”

“Olur.”

Kasım kendi kendine mırıldandı. Bişi eringen garının işi, eringen yani tembel anlamında, bişi yörenin meşhur ve bir o kadar da zahmetsiz yemeği, bu tekerle- me yemek pişirirken zahmetli yemeklerden kaçınanlar için söylenir. Biraz sonra tereyağında pişen bişinin kokusu avluya yayıldı. Sedirde ikisi de bağdaş kurup tam yemeğe başlıyacaklardı. Müza’nın yılışık miyavlamasını duydular.

Kasım:

“Geldi senin gırsız.”

Kasım Gülce’nin pişirdiği bişiye elini uzatınca

“Vay belim anancan.” Diye yakınmaya başladı.

Gülce Kasım’ım gün boyu tırpan çektiğini çok yorulduğunu sanarak:

“Tırpan belin mi ağırttı?” diye sordu. Kasım muzip.

“Yok. Gülcem bişiyi her zamanki gibi galınca yapmışin bir dilim alam dedim de yerinden galduramadım. Üstelikte belimi de ağırttım.”

Gülce gülerek.

“Deyho beç, na ağnatiyorsun, maytap geçme.” Yıldızlar ve ay tüm ihtişamıyla sanki elleriyle yakalayacakmış kadar yakındı. Yıldızların, kimi büyük, kimi küçük, kimi parlak, kimisi de solgundu. Gülce kendini onların içine yerleştirdi. Bir yıldız kız olmak isterdi, tıpkı rüyalarında olduğu gibi. Konarım bir kuşun kanatları gibi açarak, yıldızların arasında bir mutluluk meleği olup, yeryüzüne mutluluk yağmurları yağdırmak gelirdi içinden gökyüzünde o kadar çok yıldız vardı ki bunlardan hangisi benim yıldızımdı diye düşündü. Ve dikkatlice yıldızları incelemeye koyuldu. Yıldızlar göz bebeğini mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Sonunda Kasım ağzında ki baklayı çıkardı.

“Yeşil gözlü Gülcem. Ahıska, Posof, Ardahan moskofun eline geçti. Ermeniler rahat durmuyor, biz böyle elimiz kolumuz bağlı beklersek evimizi köyümüzü yakıp yıkıp yağmalayacaklar. Çevre köylerden ve bizim köyden gençler çürük sulu Ali Paşa komutasındaki milis süvari birliğine katılacağız. Ahmet muhtar paşanın komutanlarından Ali Paşa, bizim gibi vatansever Türk gençleriyle, işgal edilen bu bölgede Rusların yanında yer alan Ermenilerin zulmüne dur.” diyecek.

Gülce şaşırmıştı, Kasım’a sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, gözyaşları Kasım’ın mintanını ıslatmıştı. Söz bitmişti, gökteki yıldızlar gibi bunlarında gözleri karanlığın içinde keskin bir aydınlıkla parıldaşıyor, birbirlerinden alma ışıkla yanıyordu. Öylece sessiz durdular, beklediler. O gece sürekli yatakta döndü durdu, göğsünde eziklik, yüreğindeki ateşi elini bastırmadan dindiremiyordu. Ertesi gün bütün köy askere gidecek bu gençler için köy meydanında şölen düzenledi. Hınkal kazanları çıkarıldı, ha çepur, cadı, çinçar, tutmaç çorbası, kete, hoşaflar, samsa, sümelek tatlıları.

Gortuban’dan beş kişiydiler, çevre köylerden toplananlarla yüze yakın genç, Ahıska’da toplandılar. Ata binmeyi bilenlere birer at verip süvari yaptılar, diğerleri yayan birliğe ayrıldılar elbise, azık birer tanede Amerikan yapımı winchester tüfek ve fişekler verdiler. Bu tüfekler tek atımlık Rusların kranka, berdan tüfeklerine karşılık hem menzili hem de çok atışlı olması sayıca az olan milislerin Ruslara çok zayiat vermelerini sağlıyordu. Kasım’da süvari olmuştu, bir haftalık eğitimden sonra Mirliva Şevket Paşa komutasında Kodor nehri kıyısındaki Drandiye iki taburla milis süvari ve piyadelerle katıldılar. Kodor nehrinin Drandi hizasında köprüsü bulunmadığından geçiş yeri arayarak 800 kişiye ulaşan süvari birliğiyle her türlü tehlikeyi göze alarak Kodor nehrinin sol kıyısına geçmişler Çam çıra istikametinde ilerleyerek bu kasabada bulunan beş yüze yakın Rus Ermeni Kazak süvarisini dağıtmışlar. Birçok silah ve hayvanı ele geçirmiş, nehrin diğer yakasında konuşlanan Mirliva Şevket Bey komutasındaki birliklerinde güvenli bir şekilde kayıklarla karşıya geçmelerini sağlamışlardı. Ruslarla şiddetli bir muharebeye girmişler iki gün içinde kasabayı teslim alıp Drandiye dönmüşlerdi. Bu Kasım’ın ilk savaş tecrübesiydi. Yaralanan kolu bacağı kopan ölen insanlar hayvanlar, savaşın gerçek yüzüyle tanışmıştı. Akşama kadar kulağında çınlayan tüfek sesleri, insan çığlıkları, Allah Allah nidaları.

Akşam olunca hiçbir şey olmamış gibi tayınlarını çıkarıp yemek yemeleri. Ertesi gün kimin öleceğini, yaralanacağını bilmeden koyun koyuna uyumak. Sabah yine bu sefer biraz bir şeyler atıştırıp tekrar savaşmak. Kasım için acayip bir şeydi. Çerçilik geldi aklına köylerde çocuklara el yapımı oyuncak kılıçlar tüfekler satardı. Onlarla oynayan çocukları gülerek seyrederdi.

Haziran sonu temmuz başlarında Sampa, Halyas ve Zivin muharebelerine katıldı. Bu savaşlarda Ruslar yenilgiye uğrayıp ağır kayıplar verdiler.

Kasım kışa kadar cepheden cepheye savaştı durdu. Bir keresinde Gülce ’nin köyü Kehvani den Köse Ali’yle cephe gerisinde

seyyar sıhhiyede karşılaştılar. Sol bacağından yaralanmış üstüne tifoya yakalanmış, bir deri bir kemik. Yakında terhis edilip köyüne gönderilecekmiş. Köse Ali’yle Gülce ’sine anne babasına abisine kardeşlerine selam yollamış iyi olduğunu tez zamanda Allah’ın izniyle moskofu yenip sağ salim onlara kavuşacağını merak etmemelerini söylemişti. Koynundan kırmızı iplikli kıyıları işlenmiş, g. k. yazan biraz solmuş bir mendili çıkarıp Köse Ali’ye uzatıp:

“Bunu Gülce ’ye verir misin?” dedi.

Köse Ali titreyen eliyle mendili aldı güzelce katlayıp cebine koydu.

“Olur, ağam,” dedi.

Ruslara takviye birlikler geliyordu. Rus Birlikleri’nin toplam 56 piyade taburu 12 dragon grubu, 84 süvari bölüğü ve 30 batarya olarak 42 bin piyade 12 bin süvari ve 240 topa ulaşmışlardı.

Rus kuvvetleri karşısında Osmanlı, 34 bin piyade, Kasım’ında içinde bulunduğu 6 bin milis süvari ile 96 sahra topundan ibaretti. Türk ordusu, savunma Ruslarda taarruz savaşındaydılar. Sonbaharda da yapılan birçok taarruz geri püskürtülmüş Ruslara ağır zayiatlar verilmişti. Ekimden itibaren gelen takviyeler, kış şartları, Türk ordusunda yiyecek giyecek sıkıntısı ve bu olumsuz şartlardan dolayı ordudan firarlar muharebeleri kaybettirmeye başlamıştı. Kaybedilen Alaca dağ ve Deveboynu muhaberesinden sonra ordu Erzurum’a çekilmek zorunda kalmıştı.

Senenin son ayına girildiğinde Erzurum, soğuğu ve kışı iyice hissetmeye başlamıştı. Kasım’ı Aziziye tabyasına vermişlerdi. Görevleri Rusların taarruzlarını püskürtmek, Erzurum’u savunmaktı. Yine soğuk bir akşamda Kasım tabyada nöbetteydi. General Avinof emrinde Gruzevski ve Erivan alayları ile iki istihkâm bölüğü, önlerinde Ermeni kılavuzlar olduğu halde Palandöken dağı yamaçlarındaki bozuk dağ yollarını izleyerek kiremitli tabyasına doğru ilerlemeye başladılar. Bu kola ahali ve Aziziye tabyalarına yapılacak hücum ile arkasından mecidiye tabyasına hücum planlanmıştı. Aziziye tabyasına taarruz eden alayların önlerinde tabya hendeklerine tırmanmak için gerekli merdivenleri de yanlarında getirmişlerdi. Bunlara kılavuzluk yapan hain Ermeni taşnaklar karanlıkta sessizce ilerleyerek gece yarısı Aziziye tabyasına ulaştılar. Aziziye tabyasındaki Türk nöbetçiler gafil avlanmışlardı. Rusların Ermeni kılavuzlara taşıtarak getirttiği merdivenler hendek duvarlarına dayayıp tabyalara çıkmışlardı. Kasım soğuktan ve rüzgârdan korunmak için nöbet tuttuğu tabyada koridorun iç kısmına duvara dayanmış nöbetinin bitmesini bekliyordu. Yıldızlara bakıp dalmıştı, Gülce ’yle beyaz bir ata binmişler, Gortuban’dan Beşumi dağının çam ormanlarına dörtnala at sürüyorlar. Kasım birden gözlerini açtı bir anormallik vardı sesler gürültüler duydu. Yarı uykulu olmasına rağmen şüphelendi, seslerin geldiği yöne parola sordu. Çok iyi Türkçe konuşan bu hainler, “yabancı değiliz, sorun yok hemşerim bizde Osmanlı askeriyiz. Çoban deden geliyoruz.” Çoban dede tabyaya yakın bir yer. Kasım ve diğer nöbetçilerin aklı karışmıştı. Aradan bir süre geçince Kasım durumu fark etti.

“Basıldık!!” diyerek bağırmaya başladı.

Bir taraftan da boynundaki düdüğü çalmaya başladı. Seslerin geldiği yöne tüfeğini ateşledi. Ama çok geçti. Merdivenlerden çıkan onlarca moskof gâvuru süngüleri hunharca vücutlarına sokmaya başlamışlardı. Kasım göğsünün üstünde ılık bir sıcaklık hissetti, arkasından boşluğuna bir darbe daha geldi. Sırt üstü yere düştü, sırtından da iki üç süngü darbesi daha aldı. Şehadet getirmeye çalışan dudaklarından son cümlesi...

“Gülcem seni bekliyecem oldu.”

Önlerini boş bulan Ruslar ve hain Taşnaklar ileri atılarak tabya içindeki koğuşlarda her şeyden habersiz olarak uyuyan Türk askerlerinin çoğunu şehit etmişler, bir kısmını da subayları ile birlikte esir almışlardı.

Gece karanlığında olan olayları başta anlamayan fakat çıkan bağrışmalar ve tüfek seslerinden kuşkulanan diğer tabyalardaki asker ve subaylar yabancı dille konuşmalardan baskın olduğunu anlamışlar. Hemen şiddetli piyade ve topçu atışına başlamışlar, arkasından da süngü hücumuna kalkışarak her seferinde büyük zayiatlar vermişlerdi. Öte yandan sabah karanlığında Aziziye tabyasından gelen top ve tüfek seslerini sabah namazındayken duyan Erzurum halkı camilerden ve evlerden dışarı fırlamış ve Aziziye tabyasına Rusların girdiğine dair haberler alınca büyük bir heyecana kapılmış genç, ihtiyar, erkek, kadın ve çocuk demeden eli silah tutabilen herkes askerlerle birlik olup Rusları Aziziye tabyasından atabilmek için ölünceye kadar savaşacaklarını ilan etmişler ve ellerine geçirdikleri tüfek, kılıç, kama, satır, balta ve sopa gibi silahlar ve askerlere dağıtmak üzere aldıkları yiyecek ve içecekler yanlarında olduğu halde bir sel gibi Kars kapısına, tabyalara doğru akmaya başlamışlardı.

Bu vatansever halkın içinde birde nene hatun vardı; yirmili yaşlarda gencecik bir kadın olmasına rağmen:

“Bu bebeği bana Allah verdi. Ona Allah bakar.“ Diyerek,

Bebeğini beşikte bırakarak satırı kaptığı gibi halkın arasına karışmıştı.

Erzurumlular ölüme gittiklerini bildikleri halde Aziziye tabyasına doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Bir avuç Erzurumlu Aziziye tabyasının demir kapısını kırarak içeri girdi. İki binden fazla Rus askerini sopa, bıçak, tüfek ve elleriyle öldürdü, tabya geri alındı, bine yakın şehit verilmişti, birçokta yaralı vardı. Nene hatunda yaralılar arasındaydı, şehitler Aziziye tabyasının önüne defnedildi. Kasım’da bu kahramanlarla koyun koyuna bu şehitlikte yatıyor.

Gülce bahçedeki sekide tembel tembel oturmuş köyün alt tarafındaki vadiye bakıyordu. Cami önünde durup ta yukarı mahalledeki seslere cevap yetiştiren köpeğin inatçı, üşenmez havlamalarını dinledi.

Kendi kendine ne oluyonuz be, sanki ardınızdan cellat kovalıyor.

İlkbahar, yaz derken sonbahar gelmiş, yapraklar çikolata rengini almıştı. Fırtınadan önceki ağır dertli durgunluk içinde gübreleri karıştıran serçelerin cıvıltısı kulak tırmalıyordu. Bir tarafından kül rengi bulutlar vadide gölgelerini sürükleyerek yürüyor, yürüdükleri yerleri hep karaya boyuyordu. Karasinekler, arılar ahırın teneke kaplı penceresinden içeri kaçıyorlardı. Bu tedirgin havadan korkan Müza Gülce ’nin kucağına hopladı. Gülce dalgın dalgın Müza ’nın başını okşadı, yine uzaklara gitmişti.

Önce avlunun bir kıyısındaki su birikintisine iki damla düştü.

Gülce, Müzayı kucağından bıraktı, terliklerini sürüyerek bahçedeki çamaşırları topladı. Gök şiddetli çatladı, bir yerlere yıldırım düşmüştü, arkasından şimşekler, bahçedeki ağaçların yapraklarında bir gürültü koptu. Yağmur dökülmeye başlamıştı, yağıyor, yağıyor sonu gelmiyor, yağmur saçma gibi yapraklara vuruyordu her yer kapkara olmuştu. Gülce ocağı yaktı, yanan odunların hışırtısı yağmurun sesine karıştı, camın kenarına oturdu, ormana doğru giden yokuş yoldan çamurlu sular geliyordu. Ormanın içinden beyaz bir atlı gözüktü, iri yeşil gözleri buğulandı, gözlerini ovuşturdu, yüreğinden sanki bir şey koptu. Sapsarı olmuştu takati kesilmiş canı çekiliyordu, pencerenin pervazına kafasını dayadı, inanamıyordu, inanmak istemiyordu. Korkudan dişleri birbirine vurmaya başladı, beyaz atın üstünde Kasım vardı. Atının ayakları çamurlu sulara bata çıka geliyordu, arkasından moskofun askerleri, askerlerin tüfekleri parlıyordu, kılıçlar çekilmiş, yakaladı yakalayacaklar. Boğazına bir şey takıldı, Kasım evin önünden geçiyordu, Kasım Gülce ’yi görmüş el salladı.

- “Kız sen bur da yalnız korkmuyor musun?”

Gülce cevap vermeden birden havada karanlığı bir ustura gibi acısız ve belirsiz yaran bir beyaz şimşek, daha çaktı. Kasım geçmiş, arkasından askerler yağmur az önceki gibi şiddetle evin taş duvarlarına çarpıyordu. Askerler bayırdan aşağı gözden kayboldular, tüfek sesleri arka arkaya patladı. Gülce dona kalmıştı, bağırmak istedi sesi çıkmıyordu, epey bir zaman geçti. Birden ürpermişti, ocak sönmüş, yağmur şiddetini azaltmıştı. Gülce gözyaşlarıyla ıslanmış yüzünü tülbendinin ucuyla sildi. Yüzünü elleriyle kapadı, ellerini yüzüne bastırdı.

Son zamanlarda sıkça böyle kabuslar görüyordu Kasım’ı çok özlemişti, başına bir hal gelmesinden korkuyordu.

Kasım askere gideli 4-5 ay olmuştu, harman sonunda ambarlar zahire ile kilerler kurumuş etlerle doldurulmuş, avlulara kışlık odunlar istiflenmiş, köylüler kışa hazırlanmışlardı. Lakin geçmiş senelere göre diken üstündeydiler. Rus askerlerinden ufak bir birlik köye gelmiş, muhtarı uyarmış. Osmanlıya yardım edenleri, milislere katılanları vuracaklarını. Şimdilik Ruslara itaat ettikleri sürece bir şey yapmayacaklarını savaş sonunda duruma bakacaklarını bildirmişlerdi. Yiyecek ve yakacak ne gerekse sonbaharda hazırlamak soğuk aylara rahat bir şekilde girmek Ahıska köylerinin geleneğiydi. Şipitler, yufkalar, cadı ekmekleri, salçalar, pastırmalar bir hazırlıktır gider. Bacaların boğula boğula tüttüğü, kazanların taşa köpüre kaynadığı telaşlı günlerin arkasından ortalığa yağmurla birlikte derin bir sessizlik çökerdi.

Bu arada hayvanlarda unutulmaz onlar içinde ambarlar doldurulurdu artık satır sesleri, değirmenin taşlarının uğultusu diner. Baltaların çalışması biterdi. Köyün camisinde, kahvesinde, evlerde savaş konuşulur. Moskof belasından kurtulmak için dualar okunurdu, yakınları askerde olan aileler haber beklerler, gözleri hep yollardadır.

Kasım’ın abisi, babası Rusların ve Ermenilerin korkusundan çerçiliği azaltmışlardı, ellerinde kalan malları yakın köylerde satmaya çalışıyorlardı.

Gülce ’ye her konuda yardım ediyor, evi kapatıp yanlarına gelmesini istiyorlardı. Gülce ’de Kasım’ın yakında geleceğini geldiğinde evinin hazır olmasını onu evinde karşılamak istediğini söyleyip kabul etmiyordu.

Artık kış gelmiş kar adam boyu yığılıp yolları örtmüştü. Çevredeki dağlar tepeler kardan beyaz takkelerini giymişti. Tüten ocaklar buğulanan camlar, köy kış durumunu almıştı.

Her hâl bu kış soğuk, aman dedirtecekti. Bu yörelerde ara sıra ne inatçı kış olurdu, her yer bembeyaz olur, çam ormanı bile kara gömülürdü. Köyün dar sokaklarında dört beş ay hayat durur ne kağnılar geçer ne hayvan sürüleri dolaşır ne atların nal sesleri duyulur. Yalnız bazı günler bir tabut arkasında mezarlığa yollanan ufak bir kalabalık karları hışırdatarak öksüre öksüre isteksiz geçip giderdi.

Buralarda bu uzun kış günlerinde genç kızlar örgü, yün çorap örer, yastık yüzü, mendil işler, süsler, kırmızı iplikle kendi kalbini mendile işlerlerken yanına da vurulduğu ya da nişanlısının adının baş harfini yazardı. Tabi ki bunları yaparken aile fertlerinden gizlice yapardı.

Kasım’ın babası, Gülce ’nin kayınpederi bir aydır hastaydı, kan tükürüyordu kısa sürede iğne ipliğe dönmüştü, buralarda bu hastalığa ince hastalık diyorlardı. Tek arzusu Kasım’ını dünya gözüyle son bir kez görmekti onun ismini sayıklaya sayıklaya soğuk bir kış gününde hakkın rahmetine kavuştu zaman zaman cepheden haberler geliyor muharebeler kazanınca seviniyor, kaybedilen savaşlardan sonra ‘aha yazık oldu gözüm memlekete’ diye ağıtlar yakılıyordu.

Artık kışın sonu yaklaşmıştı ama yine de ortalık bembeyazdı Gülce ocağa kuru çam kütüklerini atmış. Karşısındaki sekide Müza’sı kucağında dalgın dalgın yanan kütüklere bakıyordu, ocaktaki kuru çam kütükleri şimdi alev alev bir deniz dalgaları gibi ses çıkararak yanıyordu.

Duvara asılı yağ lambası sarara sarara ufalıyor, gölgeleri bir ufalıyor, bir büyüyordu. Birden kapı acı acı çaldı, gelen kaynıydı, telaşlı telaşlı, “Gülce hazırlan konağa gidecez. Muhtarla, hoca bizi çağırmış.”

Köyün meydanında caminin yanında küçük tek katlı bir oda vardı köye gelen misafirler orada ağırlanır önemli konular burada konuşulurdu.

Gülce: “Niye ki ne olmuş bu saatte benle ne konuşacaklar. “

Kaynı:

“Haydi, haydi bilmiyorum öğrenecez.”

Konağa vardıklarında muhtar ve hocanın yanında genç ama avurtları çökmüş yüzü solgun biriyle karşılaştılar, muhtar;

“Gülce kızım bu senin köyün Kehvani’den Ali, Kasım’dan haber getirmiş.”

Gülce adamın yüzüne daha dikkatli baktı.

“Köse Ali ağam.” Diye mırıldandı.

Tanımıştı ama o tanıdığı Ali gitmiş yerine bambaşka biri gelmişti. Ali başından geçenleri Kasım’la karşılaşmasını iyi olduğunu selam söylediğini ve merak et- memelerini en kısa zamanda moskofu buralardan sürüp köye geleceğini söyleyerek, cebinden çıkardığı mendili Gülce ’ye verdi. Muhtar hoca ve Ziya’nın yanında Gülce ’nin yüzü kızardı. Utanarak mendili aldı, onları konakta bırakıp koşar adımlarla karları küre küre eve koşturdu, mendili kokladı kokladı. Ellerini açıp göğe doğru açtı.

“Kasım’ım gel artık çok özledim. Allah’ım tez vakitte sağ salim Kasım’ıma kavuşayım.”

Bu sevinç çok sürmedi, bir ikindi vakti, Şaban Hoca yanık sesiyle ezan okuyordu ‘Allahüekber, Allahüekber’ köyün giriş tarafından tüfek sesleriyle birlikte otuz kırk atlı köye doğru yarı Türkçe yarı Ermenice bağıra çağıra girdiler. Köyün meydanında atlarından indiler, gelenler Ermeni çetelerinden Kejonun çetesiydi. Kejo tüfeğini ateşleyerek camiye girmekte olan cemaati çevirdi.

Bozuk Türkçesiyle;

“Köpegin oğilleri gene mofkof ile herbe tutuştiz, degil?” Sanıyorsiniz yenecez bizim elimiz armutmi topliyor, yarım saate kadar herkes köy meydanında toplanisin.”

Belinden hançerini çıkardı.

“Gelmiyeni Allah vekil bu hençerle delük deşük ederüm.”

Gülce ’nin evi köyün en sonunda arkasını ormana yaslamış tepelik bir yerdeydi, canı yoğurt çekmişti, kilerden kurumuş taşlaşmış bir kaya parçası gibi yoğurt topaklarından birini aldı ocaktaki kabın içine koyduktan sonra üzerine iki üç tas su ilave etti. Ocağın karşısında bağdaş kurup oturdu. Bu taşlaşmış yoğurt topağını eritmek için elinde ince bir sopayı tencerenin içine daldırarak karıştırmaya başladı.

Buralarda kışın canınız çektiği zaman hemen yoğurt yiyemezsiniz. Yazdan koca bir bakraç yoğurdu bez bir torbaya asıp önce sularını süzeceksin. Bez torbadan tıp tıp diye damlayan yoğurdun sesi soluğu son tıpla kesilince süzme yoğurt hazır demektir. Süzülmüş yoğurdu daha küçük torbacıklara bölüp güneş altında kurutursun.

Sonra kilere, tenceredeki suyun rengi beyaza dönüşmüştü Gülce kalktı. Ayran hazırdı üzerine yarma ilave etti, sonra yine karıştırmaya başladı, en son tuzunu ilave etti. Çorbanın sıcak buğusu odaya yayıldı, yerdeki sofra bezinin üstüne tencereyi koydu deminden beri topağı karıştırdığı sopayla ocağın yanında kıvrılmış uyuyan Müza’nın başına hafif hafif vurdu.

“Ölüsü pohli kalk. Uyuşuk, yemeğ hazır.”

Aşağıdan köyden gelen tüfek sesleriyle irkildi. Avluya çıkıp olan biteni anlamaya çalıştı, içeri girdi hemen ocağı söndürdü. Özene bezene yaptığı çorbayı avlunun köşesindeki tavuklara döktü, altınlarını eski partal yorganının, yatağının içine gizliyordu alel acele koynuna doldurdu. Ahırdan ineğini alarak sükütcamasına ormana doğru kaçmaya başladı. Ermeni çetelerin geldiğini anlamıştı ilenmeye başladı.

“Ölsın, gebersinler. Gözleri kor dili lal kulağları sağır olsın evlerine atteş düşsün işşAllah.”

Köy meydanında köylüler toplanmışlardı. Kejo ve adamları köylüleri, yaşlı, genç, çocuk kadın, kız ayrı ayrı sıraya koydular kejo bir el daha tüfeğini ateşledi.

Kimse burdan ayrılmayacak.

Adamlarına döndü. Ermenice talimatlar yağdırdı. Adamları köye dağıldı. Evlerde erzak, hayvan, değerli eşya ne varsa köy meydanına yığmaya başladılar, birkaç delikanlı direnmeye çalıştılar, hiç gözlerini kırpmadan oracıkta vurdular, köylü korkmuştu. Bir şey bulamadıkları evleri ateşe veriyorlardı. Gülce ’nin evini de yakmışlardı. Gülce gözleri yaşlı ormandan olan biteni seyretti. Köyün meydanına yığılan erzak ve eşyaları köyde buldukları at arabalarına doldurdular, arabaları kullanacak kişileri de köyden seçtiler.

Kasım’ın abisi de onların içindeydi Büyük küçükbaş hayvanları önlerine katarak yine tüfeklerini sağa sola ateşleyerek köyden uzaklaştılar. İki üç gün sonra komşu köylüler Kasım’ın abisi Ziya ile birlikte iki kişinin cesetlerini yol kıyısında bulmuşlar, köye haber verdiler. İki gün sonra Gülce ormandan çıktı. Evinin yanına gelince taş duvarlar içinde yanmış eşyalar, anılar, yaşanmışlıklar, odunların is kokusu genzini yaktı. İneği önde Müza’sı kucağında gözü yaşlı köyün meydanına indi, herkes perişandı. Kayınvalidesinin ve eltisinin evine sığındı, kaynının öldüğünü öğrenince bir kez daha yıkıldı. Ailede tek erkek Kasım kalmıştı oda askerdeydi. Her zamankinden daha fazla Kasım’a ihtiyaçları vardı. Kaynanası metanetli bir kadındı Gülce’ye sahip çıktı.

Kızım aklından dahi geçirme. Kehvani ye anne babana gezmeye gidersin ama senin köyün annen baban bizleriz, sen Kasım’ın emanetisin ha de kaldır başını bizim evimiz senin de evin Gülce sessizce;

“Eyi olacak aney iyi olacak.” Akşam olmuştu.

Gülce sofaya sofra örtüsünü yaydı. Sofra altını getirdi, üstüne siniyi yerleştirdi, kaynanası sekide küçük rahlesini açmış kuran okuyordu. Eltisiyle beraber mutfaktan bir tencere tutmaç çorbasını sininin ortasına koydular bir bakır sahanın içinde bulgur pilavı yanına da bir tas dolusu sulandırılmış pekmez. Kaynanası kuranı kapattı, torunlarına seslendi.

“Haydeyin bakalım kızçeler yemeğe.”

Eltisinin iki kız çocuğu vardı. Biri beş yaşında diğeri üç yaşında hep beraber çorbaya tahta kaşıkları daldırdılar. Ah! Ah! Çok değil bıldır senede bu sofranın etrafında tüm aile, erkekler bağdaş kurmuş, torunlar dedelerinin dizinin dibinde gelinler hizmette, kocaman tavada erimiş göz göz patlayan sıcak tereyağın içinde nefis kavurma, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmekler, lavaş ve şipitler.

Ocakta kuru çam çıraları nar gibi kızarmış çıtırtılarıyla ve kokusuyla tüm sofaya dolmuş. Kavurmanın üstüne avludaki kümesten taze yumurtalar. Hele birde bir baş kuru soğan, kaynanası bir of çekti ardından.

“Dışarısı da felaket soğuk he!”

Kasım’ın şehit haberi köye ancak martta geldi. Muhtar “Gülce ’nin yaşadığı eve bu kara haberi nasıl söyliyecem” diye oflayıp huflaya vardı. Gülce’nin kaynanası, eltisi ve Gülce’yi karşısına aldı. Hoş sohbetten sonra, muhtar yeleğinin cebinden tütün tabakasını çıkardı, bir sigara sarıp yaktı, sigarasından derin bir nefes çekti. Sanırsın duman ciğerlerine takıldı da geri gelmedi. Sonra kendisini toparlayıp vakur bir şekilde anlatmaya başladı. Önceleri lafı dolaştırıp durdu. Rusların baskınlarında Türklerin nasıl kahramanca savaştıklarını bunların içinde Kasım’ında olduğunu Kasım’dan bütün köyün gurur duyması gerektiğini falan söyledi. Ama daha fazla kaçamadı, Kasım’ın peygamber efendimize komşu olduğunu söylerken sonunu getiremedi, gözyaşlarına boğuldu.

Gülce anlamıştı. Birdenbire fırladı yerinden:

“Kasım’ım!!” diye bir feryat etti ki gökyüzü sarsılıp yarılmadıysa şaşar insan.

Kaynanası eltisinin gözyaşlarına hıçkırıkları da eşlik etti. Gülce ellerini dizlerine vura vura “evimin direği, Kasım’ım” diye diye sesi kısılmıştı, kaynanası moskofa lanetler yağdırıyordu. Aile direksiz kalmıştı, üç erkeği de rahmeti rahmana kavuşmuştu. Köyde bu acı haber tez duyuldu Ağıtlar yakıldı. Gülce günlerce bir şey yemedi. Hayatının her şeyini kaybetmek çok korkunçtu, hissettiği acı ve keder çok derindi, kendini kaybolmuş hissedi- yordu. Kasım artık yoktu gelmeyecekti en kötüsü başında dua edeceği, dertleşeceği yaşadıklarını anlatacağı bir mezarı bile yoktu.

Kış sonuna doğru Osmanlı’nın balkan cephesindeki ağır yenilgileri savaşı Rusların lehine çevirdi. Kafkasya cephesinde de Kars, Ardahan, Batum, Artvin gibi şehirler Rusların eline geçti. Savaş mart başında Ayestefanos anlaşması ile son buldu. Bu anlaşma çok ağır koşullar taşımaktaydı. Bu anlaşmadan Avrupa devletleri özellikle İngiltere çok tedirgin olmuştu. Kıbrıs adasına

karşılık Osmanlıyla ittifak yapmaya karar verdiler. Ruslara baskı yapıp Ayestefanos anlaşmasının ağır şartlarını hafifleterek Berlin’de yeni bir anlaşma imzalattırdılar. Bu sürecin sonunda kaybedilen yerlerden Anadolu topraklarına göç başladı. Savaşın Rusların lehine sonuçlanması Ahıska bölgesinde de özellikle köylere sık sık Ermeni çetelerin baskınlarını, yağmalarını arttırmıştı. Gortuban da bundan nasibini almıştı.

Köylüler bu baskınlardan bunalmıştı. Elde avuçta bir şey kalmamıştı. Köyde de artık göç konuşulmaya başlamıştı, kimi aileler gitmek kimi ailelerde kalmak istiyordu.

Gülce ’nin kaynanası, eltisi kocalarının burada yattıklarını yüzyıllardır bu toprakları yurt edindiklerini ölünce kocalarının yanına gömülmek istediklerini söyleyip köyde kalmak istiyorlardı. Gülce ise artık buralarda yaşamak istemiyordu.

Göç etmek isteyen köylülerle birlikte yeni bir yerde yeni bir yaşam yeni bir hayat istiyordu. En büyük güvencesi ise Şaban hocaydı. Hocada göç etmek isteyenler arasındaydı. Bu esarette dinini yaşayamayacağını, moskofun Hristiyanlık için baskı yapacağını, dillerini, dinlerini unutturacağını, kiliseler, Rus okulları açıp, çocukları gâvurlaştıracaklarını söylüyor, özellikle hocalara yapılacak baskılardan korkuyordu. Bir an önce toparlanıp Anadolu’ya göç etmek lazım diyordu.

Gülce’yi Şaban Hoca kızı gibi severdi, kaynanasına ona kol kanat gereceğini yanından ayırmayacağına söz verdi, dedelerinin kanıyla yoğrulmuş bu topraklardan artık göç etmek zamanı gelmişti.

Şaban hoca dile kolay 30 yıldır köyün imamlığını yapıyordu cuma hutbesini Türkçe ve Arapça huşu içinde okur ardın dan da davudi sesi enfes kıratıyla namaz kıldırırdı. Civar köylerden gelen cemaatle cami tam dolar. Yazın avluya hasırlar açılırdı. Şaban hoca sadece hafız değildi, kurra hafızdı. Yani yedi kıraat ve on rivayet üzerine okumayı bilirdi. Rusların din baskısından çok endişeliydi. Ruslar ve Ermeniler artık bu topraklarda minare görmeye tahammülleri yoktu. Posof karışmış, sonrasında ortaya çıkan olaylar günden güne yatışmış görünse de artık buralarda da Türkler Posof’u terk etmeye başlamışlardı. Bir söylentiye göre Ruslar Türklere ders vermek, korkutmak için bir perşembe gecesi gönül açan köyü Suvaşlal camisinde, bu cami kiliseden camiye çevrilmişti, yatsı namazında içinde cemaati ile birlikte yakılmak istenmiş hocası da hunharca öldürülmüştü.

Yaz gecesinde uzun süren, neredeyse sabaha kadar göçü konuştular. Hararetle enine boyuna her şeyi tartıştılar.

Göçe hayır diyenler bir köşede sessizce oturuyorlardı. Evet diyenler yolculuk için artık bir karar almanın doğru olacağını söyleyip Şaban hocayı başkan seçtiler, her aile kendi kararını verse de kafile Şaban hocanın nezaretinde yol alacaktı.

Sabaha yakın “Allah sonumuzu hayır etsin.” duaları ile kalkıp evlere dağıldılar. Sabahleyin Gülce hiç olmadığı kadar düşünceli ve endişeliydi, kaynanası akşamı sordu. Gülce odada konuşulanları anlattı, kaynanası

Bir an önce yola çıkın bu Ermenilerin ne yapacağı belli olmaz, ahırları evleri yakarlar, hiç düşünmezler içinde kadın mı, çocuk mu var diye.

Köyde kaynanası, eltisi, görümcelerinden başka kalanların büyük bir bölümü ticaretle uğraşan, tarlası bahçesi büyük olanlardı.

Yol hazırlıklarına başladılar, birkaç parça elbise, mutfaktan biraz kap kacak, yorgan döşek ne varsa hepsini Şaban hocanın at arabasına yüklediler. Kaynanası ve eltisi kara gün için sakladıkları altınları Gülce ’ye verdiler. Gülce, kaynanası ve eltisine sizden son bir şey isteyecem Kasım’ın hatırı için, eltisine döndü.

“Küçük kızçeni verir misin?” eltisi şaşırmıştı. Bir müddet ortalığı sessizlik kapladı, kaynanası;

“Ver kızım onun bahtı da Gülce’yle inşaallah güzel olur.” Eltisi istemeye istemeye boynunu büktü.

Kısık bir sesle;

“Olur aney” dedi. Kaynanası:

Bak kızım Gülce, yol halidir gideceğiniz yerde belki aç kalacaksınız, belki de çok zengin olacaksınız, orasını Allah bilir. Bu kızın vebali sende, sen gelecekteki olaylara sebep oluyorsun. Yeğenin henüz ufak, bugün sana saygı duyar, hiçbir sözünü ikiletmez, ilerde büyüdüğünde oradaki hayatında sıkıntıya düşerse sana dönüp sen sebep oldun da buralara getirdin suçlu sensin derse, sadece sus. Ona hiç cevap verme, imkânlar iyi olursa ki inşallah iyi olur bu seferde kendinden bilip senin sebep olduğunu unutur.

Gün gelir artık seni hesaba katmaz olur, ne zamanki bir gün ihtilaf ettiğiniz bir konuda düne kadar saygı duyduğu Gülce anasına itiraz edip sende kimsin yahu!!. Deyiverir. İşte o an sinirlenip sakın ola ki ona seni buraya ben getirdim, senin rahatına ben sebep oldum ben olmasaydım, demeyesin. Allah katında bütün amellerin boşa gider. Ne yaparsan Allah için yap, sonra unut balık bilmezse halık bilir.”

Küçük kızın ismi Mürvet’ti, Mürvet Müza’dan dolayı Gülce yi çok severdi. Bu olaylar olmadan önce Gülce ’nin evinden çıkmazdı.

Yola çıkacak aileler, kafile düzeninde köy meydanında toplandı, kalan komşularla helalleşildi. Gülce Mürvet’e sarılıp’ Mürvet bundan sonra sana hediye desem olur mu? Sen Rabbim ’in bana hediyesisin.’

Gülce at arabasının arkasında oturmuş, yanında hediyesi, kucağında Müza, hem ağlıyor, hem de uzaklaştıkça belirsizleşen köyünde bıraktığı hatıraları gözünün önünde canlanıyordu. Güneşli bir günde yola çıktıklarında tüm kafileyi hüzün kaplamıştı. Yolculuk güzergâhı Posof üzerinden Ardahan. Ardahan’dan bir kısım göçmen Kars, Erzurum, oradan da Anadolu içlerine. Bir kısımda Artvin üzerinden sahile, sahilden de Hopa, Trabzon, Samsun, hatta Sinop’a kadar uzanan şehirlerdeki iskelelerden gemilerle İstanbul’a.

Şaban hoca nezaretindeki kafile nereye gideceğine karar vermemişti. Ardahan’a vardıklarında duruma göre hareket edeceklerdi. Gündüzleri hiç durmadan yol alıyorlar, geceleri mümkün olduğunca emniyetli gördükleri yerlerde veya denk gelirse tek tük rastladıkları Müslüman köylerde konaklıyorlardı. Gece misafir oldukları evler onları tanrı misafiri olarak görüyorlardı. Bu muhacirlere yolluk, yanlarına azık veriyorlardı. Vadileri, ormanları aşıp düze indiler. Posof arkalarında kalmıştı artık. Yolculuk boyunca onlarca çeşitli Müslüman kafilelerle karşılaştılar.

Kafileler arasında Kafkasya’dan Ahıska, Gürcü, Aphazya, Çerkez, Kürt ve Lazlar vardı. Hepsi için Kafkasya göçmeni tanımlaması yapılıyordu, topraklarını bırakıp göç etmek zorunda kalan Kafkas göçmenleri Türk, Gürcü ve diğerleri, ırkları ayrı olsa da onları birleştiren tek hakikat Müslüman olmalarıydı. Anadolu yüz yıllardır olduğu gibi yine hepsine kucak açmıştı.

Ayşe Hanım ev işlerini bitirdikten sonra akşama yakın saatlerde pencereye yakın sedirde oturur. Akşam namazı vakti girene kadar tespih çekerdi. Her zamanki gibi bu akşamda köşesinde tam oturmuştu ki tül perde ardından dikkatlice bakınca cami önündeki meydanda at arabaları, içinde muhacirlerin olduğu kafileyi gördü. Arka odada akşam namazı için hazırlanan beyine seslendi. Ali Efendi huu!!. Köye muhacirler gelmiş. Eşinin seslenişi üzerine işini bitiren Ali Efendi eşi

Ayşe hanımın yanına geldi. Perdeyi aralayıp dikkatlice baktı.

“Evet, haklısın hanım bunlar muhacir.” dedi.

Sonrada kendi kendine söyler gibi ekledi.

“Onlara yardım etmek lazım. Ayşe Hanım akşamın bu vaktinde geldiklerine göre yola devam edecek gibi değiller. Baksana hanım çoluk çocuklar var yanlarında bu gariplerin kalacak yerleri yoktur. Gidip şu öndeki araba var ya onları bize getiriver. Allah için misafir edelim.”

Gösterdiği araba Gülce ’nin içinde olduğu arabaydı. Ali Efendi hiç düşünmeden dışarı çıkıp avlu kapısını açtı. Caminin önünde belki birileri bizi misafir eder umuduyla bekleyen muhacirlere doğru yürüdü. “Kafileye hoş geldiniz.” dedi.

Gülce ’nin de içinde olan arabaya yaklaştı. Şaban hocada gayri ihtiyarı arabanın yanına geldi. Ali Efendi selam verdi. Şaban hoca da Aleykümselam’ dedi.

Ali Efendi:

“Bu araba senin mi?”

Şaban hoca:

“Evet, benim ailem.”

Şaban hoca kendini tanıttı.

Ali Efendi:

“Hocam buyrun siz bizim misafirimiz olun.” dedi.

Bu arada köylülerde evlerinden çıkıp meydana geldiler. Kafileye hoş geldiniz deyip evlerine misafir olmalarını istediler. Şaban hoca köylülerin bu sıcak ilgisi ve muhabbetlerinden çok memnun olmuştu. Güven hissi veren sevgi dolu bakışlar onu rahatlatmıştı. Ayak üstü sohbetle yeni haberleri, göç hikâyesini bir çırpıda anlattılar. Akşam vakti girmişti. Ezan okundu, erkekler camiye girdiler.

Şaban hoca imamlık yaptı, namaz sonunda huşu içinde okuduğu kuran cemaati oradan alıp başka yerlere götürmüştü. Cami çıkışında köylüler kafiledeki muhacirleri paylaştılar. Şaban hocayı alıp evine getiren Ali Efendi kapıda eşine seslendi.

Hatun misafirlerimiz geldi.

Ayşe Hanım zaten kapıda bekliyordu. Ali Efendi köyün eşrafındandı. Köyde sözü dinlenirdi, güngörmüş, asil ve cömert biriydi. Sadece mal varlığıyla değil gönlü de zengindi. İki kızını yakın köylere gelin etmiş tek erkek evladını da gençliğinin baharında cepheye göndermiş, Evladı da Gülce ’nin Kasım’ı gibi şehit olmuştu.

O gün bu gündür karısı Ayşe hanımla bu köy yerinde yalnız yaşıyorlardı. Köy göç yolunda olduğu için böyle arada sırada köye uğrayan göçmenleri ağırlamak, onları misafir etmekten çok mutlu oluyorlar. Evlat acısını bir nebze böyle dindiriyorlardı, Gülce ’nin hikâyesine çok üzüldüler, hediyesini Müza’sını da pek sevdiler. Ali Efendi Şaban Hoca ve ailesini iki gün misafir etti. Tekrar yola çıkacakları zaman azıklarını, yolluklarını tamam ettiler.

Ali Efendi, Şaban hocayı bir kenara çekip.

“Hocam yanlış anlama ama bu güzeller güzeli Gülce hatunu böyle götürmeye kalkarsan göç yolunda istemem ama Ermeni çetelerin baskınında elinden alırlar. Bunun şeklini şemalını değiştirin.”

Şaban hoca ne demek istediğini anlamıştı. Gülce’nin duru beyaz, ufacık yüzü üstünde birbirine uygun insanı şaşırtacak kadar yeşil ve parıl parıl iki gözü vardı. İnsan gözünden çok bunlar kafese konmuş vahşi, yırtıcı hayvanların içleri hırs ve haşinlikle dolu, gösterişli, fakat yılgın ürkek gözlerine benziyordu. Aslında gözleriyle kaşı, birde minimini, sivri bir sıra mermer beyazlığındaki dişin dizildiği iri ve kırmızı ağzı da güzeldi. Dudakları da kendiliğinden fazla kırmızı sanki boyalı gibiydi. Dudağa allık sürmesini bilmeyen bu memlekette duru beyaz yüz üzerindeki kırmızılık da çok etkileyiciydi. Gülce ’ye erkek elbisesi giydirdiler, saçlarını kestiler. Kafasına kulaklarını da kapatan takke geçirdiler. Sırt kısmına yastık bağlayıp kambur havası verdiler.

üzüne, ellerine at, inek pisliği sürdüler. O kadar kokmaya başladı ki Hediye ve Müza at arabasının ön tarafına kaçtılar. Göçler, erkeklerden çok daha fazla kadınları yaralıyor. Gülce gibi komşu köylere evlenen kızlar ansızın verilen göç kararıyla ruhen ıstırap içinde, çaresizce yanıyorlar. Bir yandan kendi dertlerine diğer yandan ayrı düştükleri anne babalarının derdine ağlıyorlar. Göç kalplerindeki sevgiyi ikiye ayırıyor.

Annesinden babasından kardeşlerinden çok uzaklarda başka diyarlarda buluyorlar kendilerini. Erkekler kadınlardaki bu duygusal sarsıntıyı ve hicranı hiçbir zaman anlayamazlar.

Ardahan’a gelene kadar çok fazla sıkıntı yaşamamışlardı. Kura nehrinin iki yakasına yayılmış olan Ardahan o dönem de Osmanlının Ardahan sancağı olarak geçiyor, Ruslar işgal etmeden önce Müslüman Türk ve Gürcüler. Hristiyan Gürcü ve Ermenilerden oluşuyordu. Bin beş yüz iki bin kişilik Ardahan kasabası Müslümanların göçüyle iki sene içeresinde nüfusu yarıya düşmüştü. Buraya kadar gelen kafileler Kura nehri kıyısında bir müddet mola verir, Anadolu içlerine gidecekler Kars Erzurum yolunu takip ederler.

İstanbul üzerinden Marmara bölgesine göç edecekler ise Şavşat üzerinden Artvin yoluyla sahil kasabalarına, sahil kasabalarından da uygun iskelelerden gemiyle İstanbul’a. Şaban hoca ve kafilesi bir haftaya yakın Ardahan’da kaldılar.

Şaban hoca hocalığını ilerletmek, ilim öğrenmek için daha öncede hep hayalini kurduğu İstanbul’a gitmek istiyordu. Kafilesinden de onay alarak Yalnızçam, Karçal dağlarını aşarak Şavşat Artvin üzerinden sahile ulaşmaya karar verdiler. Ağustos sıcağının yakıcılığı bitmiş. Artık geceleri yorgansız yatılmaz olmuştu. İlkbahar yaz derken buralarda sonbaharın ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Bir bir sararan yapraklar toprağı örtmüş, boşlukta savrularak yerlere inmeye başlamıştı, doğanın bitkileri yavaş yavaş istirahate geçmeye hazırlanıyordu.

Kura nehrinin suyu da sıcaklığını derinliğine gizlemek zorunda kalmış, leylekler ve kırlangıçlarla birlikte tüm yaz kuşları sıcak ülkelere göçe başlamışlar, ova kış kuşlarına kalmıştı.

Gülce Kura nehrinde kap kacakları ve Hediyenin esbaplarını yıkamak için nehrin kıyısına inmişti kendinden üç metre uzakta olan söğüt ağacının dibindeki fışkınların içinden bir hışırtı duydu.

Başını kaldırdı, yüzünü söğüt ağacının köklerine çevirdi, hışırtılı çatırtı devam etti. Yeşil gözlerini mandagözü kadar açmıştı. ‘Acaba bu nedir?’ diye düşündüğü anda, köklerin arasından siyah sarı benekli bir yılanın kendisine doğru geldiğini gördü. Yılan kurumakta olan ekinlerin içinde yavaş yavaş, upuzun dilini çıkararak, kafasını sağa sola uzatarak Gülce ’ye doğru ilerliyordu, Gülce büyük bir şaşkınlıkla: “La ilahe illallah, Muhammed ’un Resullullah” der, bağırmak ister sesi çıkmaz. Mırıldanarak “yetiş Kasım’ım” der. Yılan gayet yavaş yavaş gelerek, Gülce ’nin gözleri önünde ayaklarının alt bölümünden salına salına geçer, tir tir titreyen Gülce ’ye dokunmaz.

İki üç metre ilerde olan, boş buğday, mısır koçanlarının arasına girer, gözden kaybolur. Gülce yılanın arkasından şaşkın şaşkın bakakalır iki metreden uzun olan yılan, bilekten kalındır. Siyah yılanın üzerinde, altın sarısı benekleri vardır. Zavallı Gülce oldukça korkmuştur. İki elini güneşin yakıp kavurduğu toprağa sürer yüzüne bastırır.

- “Sana şükürler olsun Rabbim. Sağ ol Kasım’ım” der.

Gülce bu olaydan sonra ömrünün sonuna kadar yılanlardan hiç korkmamıştır. Ne zaman bir yılanla karşılaşsa bu olayı hatırlar. Çevresinde birileri varsa da onlara anlatırdı. Güneşi ara sıra bulutların kucakladığı bir gün yola çıktılar. Yola çıktıkları ikinci günde Yalnız Çam dağının eteklerine vardılar. Bundan sonra günlerce sürecek zorlu çileli bir yolculuk onları bekliyordu.

Gündüzleri yol alıp, geceleri kuytu bir yer bulup konaklıyorlardı. Yaktıkları kocaman ateşin etrafında Şaban hocanın yanık sesinden ilahiler, kasideler dinliyorlar, ertesi günün yolculuğunu konuşuyorlardı.

Ardahan’dan çıkalı bir haftayı geçmişti Sahara geçidinden yukarı çıktıkça hava sıcaklığında düşüş hissedilebilir derecede düşmüştü, rakım yükseldikçe nefes alıp vermek bile zorlaşmıştı.

Geriye baktıklarında, uzunca, muhteşem bir Ardahan ovasının manzarası karşılarındaydı. Bu geçit belli bir rakımdan sonra karlarla kaplı dağlar arasında kıvrılarak devam ediyordu. Zirveye çıktıkça bulutların üstüne çıktıklarını, ağaçların, geldikleri yolların aşağıda kaldığını gördüler, yolun yarısı zirveydi. Koca bey köyünün yaylasından Ardahan’dan gördükleri karlı dağların yanında kendilerini bulmuşlardı. Yayladan inişler başlamış tek tük köylüler kalmıştı. İhtiyaçlarını giderdiler bir akşam yaylada kalıp, ertesi gün erkenden yola çıktılar. Yaylayı geçeli bir iki saat olmuştu. Hava birden kapanmış sulu kar serpiştirmeye başlamıştı.

Şaban hoca kafileye dönerek;

“Uygun bir yerde mola verelim.” Dedi.

Kuytu bir yer bulup kamp kurdular ne olur ne olmaz diye ateş bile yakmamışlardı. Bir anda nereden geldiği belli olmayan tüfek sesleri duydular. Şaban hoca ‘baskına uğradık tedbir alalım’ diye bağırdı. Elli atmış kişilik kafile de hemen bir çember oluşturuldu. Erkekler tüfekleriyle öne geçtiler, çocuklar, kadınlar at arabalarının altına girdiler. Her taraftan mermi yağıyordu. İlk ateşte beş altı kişi vurulmuştu, kafiledekilerin cevap vermesiyle ortalık iyice kızıştı. Birkaç saat süren çatışmada çetecilerden de vurulanlar oldu. Tipi durmuş, sis dağılmıştı. Kafilenin bulunduğu yer biraz tepelikti.

Şaban hoca yakınındakilerle aşağıya bakınca şaşırdılar ve korktular. Yüze yakın silahlı çeteci mevzilenmiş bir o kadar da atları vardı. Kısa süren sessizlikten sonra çetecilerin mevziisinden bozuk bir Türkçeyle;

“Etrafınız çevrildi teslim olun vre!!”

Daha fazla zayiat vermemek için teslim olmak zorunda kaldılar. Çete, Ermenilerin yanında o yöreden Hristiyan Gürcü ve Lazların eşkıyalarından oluşuyordu. Bugüne kadar geçtikleri her yerde, köylerde bu eşkıyalar anlatılıyordu.

Allaha şükür bugüne kadar bunlarla karşılaşmamışlardı. Felaket bu güneymiş, bir kısım çeteciler Rus askeri elbiseleri giymişlerdi. Kafileyi kuytu yerden çıkarıp açık bir alana getirdiler. Rus askeri elbisesi giyen, anlaşılan çetenin reisi öne çıktı.

“Kim bu kafilenin başı” diye haykırdı.

Şaban hoca bir adım öne çıktı. Çete lideri bağırarak;

“Allahsızlar, kitapsızlar ulan üç arkadaşımızı öldürdünüz.” Deyip elindeki tüfeğin ucuyla Şaban hocayı dürtükleyip ters çevirdi. Kafasının arkasına ensesine tüfeği yaklaştırıp ateşledi. Şaban hoca:

“Allah!” diyebildi.

Cansız bedeni çamurun içine boş bir çuval gibi düştü. Kafile korkudan buz gibi olmuşlardı. Kimsenin sesi çıkmadı, çetelileri sonunuzun böyle olmasını istemiyorsanız dediklerimizi yapın.

Bütün kafileyi don gömlek soydular erkekler bir tarafta, kadınlar bir tarafta. Çocuklara dokunmadılar.

Onlarda bir köşeye sindiler. Neden sonra Şaban hocanın eşi şoktan çıktı. Kocasının çamurda yatan cesedinin yanına geldi başına dikeldi, Şaban hocadan akan kanlar neredeyse göl olmuş, bu gölün içinde kafasının yarısı gözükmüyordu.

Saçı başı karışmış kocasının ölüsüne çömeldi. Göğsünü paralıyor, bağırıyor, bağırıyordu. Diğer kadınlar ve çocuklarda ağlamaya başladılar. Sesi kısılana kadar hıçkırdı, bağırdı ağladı. Çeteciler kafilede yükte hafif değerli şeyler arıyorlardı. Altın, bilezik, küpe, para ne bulduysalar aldılar.

Gülce Hediyesi ile çocukların arasına saklandı bu haliyle çeteciler ondan şüphelenmemişlerdi. Zaten ortalık toz dumandı. Birkaç kızı annesinin babasının gözleri önünde kollarından tutup sürükleye, sürükleye ormanlık alana götürdüler. Biricik yavrularının bağırışlarını çaresizce izlediler.

Göz göre göre kaybolup giden yavrularının çığlıklarından kahroldular. Diz çöküp üstlerinde az buçuk kalan elbiselerini yırtıp saçlarını başlarını yolarak avazları çıktığı kadar hıçkıra hıçkıra ağladılar. Bir süre sonra güçleri tükendi. Oracığa yığılıp kaldılar, kısılmış sesleriyle ağlamaları devam etti. Şuursuzca elleri ile çamurlu yeri tırmıklarken acı acı ağıtlar mırıldandılar. Çeteciler işlerini bitirmişler, atların üzerine sağa sola ateş ederek, gözden kayboldular, geride kalanlar, gücü tükenmiş et yığını halindeki ana babaları yerden kaldırdılar. Yere düşmüş titreyen yüreklerini tekrar alıp kederli anne babaların göğüs kafesine koydular. Yerde yatan cansız bedenleri hemen oracıkta apar topar gömüp oradan ayrıldılar.

Üç beş gün süren zorlu bir yolculuktan sonra Şavşat’a vardılar, mevsim kışa doğru giriyordu. Yol boyunca çok perişanlık çektiler, ayak tabanları şişmiş kuru dikenler batmıştı, açtılar, yorgundular. Gülce ‘nin ciğeri yanıyordu. Şaban hocanın yerde yatan cansız bedeni gözlerinin önünden bir an gitmiyordu.

Rastladıkları tarlalar dan sararmış başakları devşirip ufaladıkları taneleri kaynatarak, kavurarak yiyeceklerini çıkarmaya çalışmışlardı. Yapayalnız kalmışlardı. Yol arkadaşı babası, amcası, abisi Şaban Hoca artık yoktu. Korkuyordu, sanki gök kubbe başlarına yıkılmıştı.

Çaresiz kimsesiz kalmıştı.

Şavşat’ta doksan üç harbinde Rus’un eline geçmişti, savaş sonu Berlin anlaşmasıyla işgal resmileşmişti, Şavşat köyleriyle birlikte yaklaşık on beş bin nüfusa sahipti Müslüman Gürcüler, Türkler, Ermeni, Lazlar ve biraz da Hıristiyan Gürcülerden oluşuyordu. Kasabada Rus askerleri asayişi yüz elli kişilik bir birlikle sağlıyordu. Ardahan tarafından gelen göç kafileleri Türk ve Müslüman Gürcüler tarafından iyi karşılanıyor, ellerinden gelen yardımları esirgemiyorlardı.

Bazı göçerlerde bu iyimserlik havasından burada kalmaya karar vermişlerdi. Bazıları da yaklaşan kışı burada geçirip bahara Artvin yolu üzerinden sahile ulaşıp, vapurlarla İstanbul’a gitmeyi planlıyorlardı.

Gortuban kafilesi perişan vaziyetteydi, elde avuçta yoktu. Her şeylerini kaybetmişlerdi, diğer kafilelerin ve Şavşatlıların yardımıyla ayakta duruyorlardı. Bazıları Şavşat’ta kalmayı, bazıları burada kalıp ilkbaharda göçmeyi, bazıları da diğer kafilelere katılıp yola devam etmeyi düşünüyorlardı. Gülce ’de diğer kafilelere katılıp bir an önce sahildeki iskelelere ulaşıp payitahta gitmeyi kafasına koymuştu. Şaban hoca başından beri kızı gibi ona sahip çıkmıştı. Sıra şimdi ondaydı, baskında çeteciler ona dokunmamıştı, altınları hediyenin donunda ve Gülce ’nin koynundaydı, bir kısmını bozdurdu. Şaban hocanın ailesini yanına aldı. Şavşat’tan bütün ihtiyaçlarını karşıladılar. Ahıska’dan komşu köy Zedubanilerin oluşturduğu kafileye katılıp, Artvin’e doğru yola çıktılar. Şavşat çayı, daha sonra okçular deresini takip edip üç dört gün içinde Artvin’e vardılar. Yol boyunca bir sıkıntı yaşamadılar, tek sıkıntıları bitmek bilmeyen yağmurlardı.

Doksan üç savaşından sonra imzalanan Berlin anlaşmasında, Şavşat, Kars, Ardahan, Batum, Ardanuç, Borçka gibi, Artvin’de Ruslara devredilmişti.

Artvin ve çevresi ancak 1921 yılında Türk devleti topraklarına katılmış, bu arada geçen kırk yıl boyunca başta Ruslar, son dönemlerde de Hristiyan Gürcülerin zulmüne, baskılarına maruz kalmışlardı. Aslında savaş esnasında Artvin halkı Rus saldırılarına karşı vatanını sonuna kadar savunarak işgali kahramanca durdurmuş, savaşın sonunda hak etmedikleri bir sonuca katlanmak zorunda kalmış.

Doğuda Kars, Ardahan ve Batum sancakları gibi savaş tazminatı olarak Ruslara verilmişti. Şehirler ve köyler işgale uğramış. Çoluk, çocuk yediden yetmişe on binlerce halk anavatan saydıkları Osmanlı topraklarına doğru, Gülce ve onun gibiler gibi yollara dökülmüştü, Osmanlı devleti topraklarına girişten itibaren göç sırasında nakil, iaşe ve barınma yardımları yapıyordu.

O günün şartlarında sınıra kadar olan göç yollarında açlık, sefalet hastalık, çetecilerin baskını ciddi ölümlere neden olmuş tu. Artvin’de, Şavşat gibi Hıristiyan Gürcü, Ermeni, Lazlar ve Müslümanlardan oluşuyordu. Müslümanların büyük bir bölümü Anadolu’ya göç ediyor, ya da hazırlıklarını yapıyorlardı.

Gülce ve kafilesi de bu dalga, dalga anavatana akan göç kafilelerinin arasına karıştılar. Trabzon’a kadar sürecek bu zorlu yolculukta, aynı kaderi paylaştıkları göçmenlerle dostluklar, arkadaşlıklar kurdular. Yolculuk yaptıkları üç aile ile daha bir samimi olmuşlardı. Onlarla bu dostluğun sebeplerinden biri de hediye gibi aynı yaşlarda çocukların olmasıydı, mola verdikleri yerlerde anlattıkları hikâyeleri Gülce ’nin yaşadıklarından daha kötüydü. Yusuf ağa o günü şöyle anlatıyordu.

“Arabalar içinde dolu olan çoluk çocuğa kahkahalar atarak atlarından inen eşkıyalar aç kurt gibi arabalara saldırdılar. Kadınların çocukların feryat figanı arasında kana susamış olan canavarlar arabadaki kadınları saçlarından çekerek yere indiriyorlar o anda kâh kılıç, kâh tüfeklerin dipçikleri ile neresine rast gelirse vurarak yaralıyor ya da öldürüyorlardı. Benim ve hanımımın dehşetten dillerimiz tutuldu. İki çocuğumuzu hanımım şalvarın arasına sakladı, nefes bile almaksızın öylece donup kaldık. Nasıl olduysa Rabbim bizi korudu bize bir şey yapmadılar. Çetelerin eziyetlerini yalnızca Allah ve biz biliriz.”

Ayşe hatunun yaşadıkları ise daha vahimdi.

- “Bir kadın düşünün.” dedi. Gülce’ye dönerek senin gibi bacım, 23 yaşında. 5 yaşında bir kız ile Acara’dan yalnız ve çaresizce kalktık, nereye gideceğiz, kime sığınacağız, ya o kaçkınlar, herkes can derdinde bizi kovalayan gözü dönmüş katiller sürüsü silahlı Ermeni çeteler yakaladıkları savunmasız biçare Müslüman Türk kadını ve erkeklerine tecavüzün her türlüsünü yapıyorlar.

Saklandığımız çalılıkların arasından bir ailenin Çoruh nehrine doğru koştuklarını gördük, hızla ilerliyorlardı. O anda nereden geldiği belli olmayan kurşun kucağında çocuğu ile kaçmaya çalışan adama isabet etti, adam yere yığıldı, düşerken çocuğa zarar gelmemesi için bağrına basıyordu kadın hemen kocasının düştüğü yere koştu, Kocası vurulmuştu! Gömleği kan içindeydi. Adam ‘çocukları al ve kaç’ dedikten sonra son nefesini verdi. Kadın çaresiz iki küçük çocuğun birini sırtına birini kucağına alarak ilerlemeye başlamıştı. Gücü tükenmişti, ona yardıma gidemiyorduk silah sesleri ise iyiden iyiye yaklaşıyordu. İki çocuğu taşıyamadığı için üç yaşındaki çocuğu yere bıraktı.

Bir anne için korkunç bir şeydi, küçük çocuk sürünerek çalılıkların arasına girdi. Diğer çocukla anne arkalarına bakmadan ağaçların arasından kayboldular. Saklandığımız yerin 30, 40 metre yanından silahlı Rus askerleri sağa, sola ateş ederek geçtiler. Aradan epey bir zaman geçti, biz saklandığımız yerden çıkarak küçük çocuğun tavşan misali girdiği çalılığa yürüdük. Korkudan gözlerini fal taşı gibi açılmış, hareketsiz duruyordu. Hemen çocuğu kucakladım, gelen askerlerin ters istikametine doğru oradan uzaklaştık. Bak Hediye’nin yanındaki benim kız onun yanındaki kardeşi gurbet, adını ben koydum.

Annesini kardeşini belki de hiçbir zaman göremeyecek kim bilir ne oldular yaşıyorlar mı? Ya da babaları gibi öldüler mi? Allah bilir. Birde Abbas vardır, kafilede herkesin yardımına koşan mert Çerkez delikanlısı annesi ile birlikte göç ederler babaları göç yolunda ölmüş. Abbas 2 yıl öncesine kadar Kafkas cephesinde savaşmış cephede koleraya yakalanmış memleketine gönderilmiş. İyileşmiş ama Osmanlı yenilince bir daha cepheye gitmek nasip olmamış. Sol kolu yok göç yolunda onunda hazin bir hikâyesi vardır.

Annesi ‘Abbas bizleri bir an önce Kura nehrinin karşı kıyısına geçirmek istiyordu. Çığlık feryat sesleri duyuyorduk. İki hamile kadını ve iki genç kızı fark ettik, ağaçlara bağlamışlardı. Keskin bıçakla hamile kadının karnını yardılar, çığlıklar arşa çıkıyordu. Abbas tecavüzcü Ermenilerin ikisine saldırarak öldürdü. Kızları ve hamile diğer kadını tecavüz- den öldürülmekten kurtardı. ‘Kaçın buradan kaçabildiğiniz yere’ dedi diğer askerler olayı fark etmişti. Abbas’a doğru hızlıca tüfeklerini ateşlediler. Abbas kolundan vuruldu. Bizde kaçmaya başladık bir müddet sonra izimizi kaybettirdik. Abbas’ın sol kolu kırık bir dal gibi sallanıyordu. Ardahan’da sol kolunu kaybetti. Ama bugün yine aynısı olsa sağ kolunu hiç tereddüt etmeden feda eder.

Kafilelerin konakladığı yerlerde en çok anlatılan iki hazin hikâyede vardır biri. Savaş sonu üç çocuğunu alıp düşmandan kaçan Hatçe’nin hikâyesi. O önde düşman arkada giderlerken çocukların ikisi amansız yolculuğa dayanamayıp can verir, kucağında bir yaşına yeni basan Ali’si kalmıştır. Oğlunu göğsüne bastırır. Çamurlara bata çıka bin bir zorlukla Türk sınırına gelir, sevinçlidir. İki çocuğunu kaybetse de sonuçta kurtulmuşlardır.

Oğluna:

- “Kurtulduk, Ali’m kurtulduk!” der. Ama o da ne!! Küçük Ali’nin hareketsiz olduğunu anlar. Çileli ana saatler boyu Ali’yi değil Ali’nin cesedini bağrına basmıştır. Hatçe o günden sonra hiç ağlamamıştır. Ağlamak istese de gözyaşları kurumuş gözlerinden yaş gelmemiştir.

Diğeri de kafilede loğusa bir kadın vardır, kucağında 40 günlük bir kız çocuğu ve elinde bir mücevher bohçası bulunmaktadır. Yorucu kaçış sırasında bunları taşımakta zorlanır. Tekrar gün gelir geri döneriz umuduyla, perişan halde bir kuyunun başına geldiklerinde. Bohçasını kuyuya atar, kaçmaya devam ederler, bir ara farkına varır ve bir çığlık koparır, bitkin ve telaşlı olduğu için kuyuya bohçayı değil bebeğini atmıştır.

Kadın perişandır, fakat öldürmeyen Allah öldürmez, arkadan başka bir göç kafilesi daha gelmektedir, aynı kuyunun başında onlarda kısa bir süre durur, su almak isterler. Kuyunun çıkrığını çeviren adam kovanın içinde bir bebek olduğunu görür, bu genç kadının erkek kardeşidir. Bu bebek bir süre önce mücevher bohçası yerine kuyuya atılan bebektir. Genç adam kardeşinin 40 günlük yavrusunu bağrına basar, biraz sonra öndeki kafileye yetişir ve acılı anneye bebeğini verir.

Sahillere ulaşan göç kafileleri, uygun tekne, filika, gemi ne buldularsa İstanbul ya da ona yakın yörelere gitmeye çalışıyorlardı. Tabi bu o kadar kolay değildi günlerce uygun gemi tekne bekliyorlardı. İstanbul’a gelen göçmenlerde burada kayıt altına alınıp kendileri için uygun olan yörelerdeki arazilere yönlendiriliyorlardı. Gelenlerin yaşadıkları yerlere yakın coğrafyalarda, özellikle toprağı işlemesi hususuna dikkat ediliyordu. İstanbul’dan Çanakkale, Biga, Bandırma, Bursa, Adapazarı, İzmir, Düzce, Eskişehir, Yozgat, Balıkesir, gibi yörelere iskân ediliyorlardı.

Gülce ve kafilesi Trabzon’u tepeden görünce çok şaşırdılar. İlk defa deniz görüyorlardı. Bir anda üzerlerine binlerce koku ses ışıltı ve serinlik geldi, denizin ötesinde ne olduğunu merek ettiler, deniz nerede bitiyordu, birbirlerine sordular, gözleri şaşkınlık içindeydi. Aslında deniz hep oradaydı, onlar bunu bilmiyorlardı. Düşündüm, denizi sorduklarında ben orada olsaydım, Sabahattin Ali’nin şiiri ile cevap verirdim. Görmek istersen denizi, yukarıya çevir yüzü, deniz gibidir, gökyüzü. Liman civarına yerleşip diğer kafilelerle birlikte uygun gemi beklemeye başladılar. Devletin sağladığı imkânlar doğrultusunda göç kafilelerine barınak ve aş veriliyor. Dev kazanlarda pişen yemekler sabah akşam karavanalarında dağıtılıyordu.

Karavanalardan arta kalan yemeklerin döküldüğü yer Gülce’ lerin konakladığı yere yakındı. Artık yemeklerin döküldüğü toprak alan, kalın ve besili solucanların hazla kıvrıldığı kapkara bir bulamaç halindeydi. Yalınayak çocuklar buralarda oynuyor, kafilelerin getirdiği hayvanları tepişiyordu. Erkek köpekler doygunluktan gerilmiş karınlarını devirip uyuklarken sarkık memeli dişilerde tonton enikleriyle dolaşıyordu. Arada bir karga, martı sürüleri buradan karınlarını doyurur, simsiyah kanatlarında mavi ışıltılı kargalar sekerek kalın çirkin seslerini çıkarırlardı. “gaak, gaak!!.” Yırtıcı kuşlar geniş kanatlarıyla havada daireler çizmeye başlayınca küçük kuşlar anlayıp sıvışır, yırtıcı kuşlardan birisi tam tepede asılı durur gibi adeta kıpırdamaz, sonra birdenbire şimşek hızıyla toprağa iner, gagasında kalın bir solucanla tekrar havalanırdı.

Ortalıkta kimseler kalmayınca meydana sokak kedileri çıkar, Yemek artıklarının sularını dillerini yalıyarak yerler, sonra buldukları yemek artıklarını alıp tenha bir yere çekilirler. Gülce Hediye’nin kucağındaki Müza’ya dönerek.

“Bak hırgız Müza Sokak kedilerini görürsün nasıl aç kalmamak için yırtınıyorlar, senin bir elin yağda bir elin balda.”

Hediye’de:

“Gülce ana öyle deme barmak kadar Müza ’dan ne istersin ne verirsek onu yer, gülerek ana şimdi onu salsak buradaki kediler, köpekler, yırtıcı kuşlar onu parçalar.”

Gülce dalgın dalgın mırıldandı.

Bir zamanlar Kasım’ım Müza’ya, “bak hırgız müza.” derdi. Şimdi onun ağzından çıkmıştı.

“Hırgız Müza!!”

Gemiler gecikiyor, gelenleri de sözde sırayla alıyorlar. Ama durumları iyi olanlar bu işlere bakanlara altın, gümüş, yüzük bilezik, para verip gemilere biniyorlardı. Mevsim kışa doğru, bolca yağan yağmurlar yazın çatlayan toprakları adamakıllı yıkamıştı, sırtlarında çalı çırpılarla kadınlar, soğuktan yağmurdan korunmak için ateş yakıyorlar. Bir taraftan da göç kafileleri yurtlarından kopup oluk oluk sahillere geliyorlar. Gidiş süreleri uzadıkça kalabalıklar artmış, yemeklerde bire düşmüştü. Mutfakta eskisi gibi büyük kazanlar kaynamıyor, esaslı şekilde yemek pişmiyor, daha küçük kazanlarda yemekler pişiyordu. Arsaya eskisi gibi artıklar dökülmüyordu, birkaç kemik biraz ekmek içi filan. Erkek köpekler daha sinirli daha kavgacı olmuşlardı, dişilerin peşlerindeki enikler büyümüştü ama eskisinden zayıftılar. Bir anda olmadık bir şeyden maraza çıkarıp birbirlerine giriyorlar ortalık köpek yaygarasıyla doluyordu. Kediler bir tarafa sinmiş ortalığın sakinleşmesini, köpeklerin karınlarının doymasını bekliyor kuşlar, kargalar, martılar karınlarını doyurmaya başka yerlere gitmişlerdi. Yırtıcı kuşlarda eskisi gibi bol iri solucan bulamayınca pek uğramaz oldular.

Koca karılar yama yama üstüne vurulmuş kalın hırkaların içine ellerini sokmuşlar ateşin başında dedi kodu yapıyorlar. Sivri çenesi burnunda büyük bir beni olan.

“Ah ah iki üç hafta önce bet bereket vardı anam” dedi.

Karşısındaki yanağından birkaç beyaz kılı yolmakla uğraşıyordu, doğru diye başını salladı.

Yemeğin sözümü olurdu, nohutlar, fasulyeler, börülceler, etli pilavlar, hoşaflar.

Kamburu çıkmış yüzü buruş buruş ağzında diş olmayan daha yaşlıca olanı.

“Devletimize Allah zeval vermesin yine de bir şekilde karnımız doyuyor, buna da şükür.

Sivri çeneli olan İnşallah bir an önce yerimize yerleşir, yine eker, biçeriz, çoluğumuz çocuğumuz, torun, torbamızla ayran çorbamızı, hınkalimizi, ketemizi yaparız.”

Bir gün Abbas sevinçle kaldıkları yere geldi.

“Hazırlanın hazırlanın. Birkaç güne gidiyoruz!!’ İskelenin önünde dolaşırken cephedeki komutanlarından biriyle karşılaşmış, onu öyle çolak görünce pek üzülmüş, başından geçenleri, göç ettiği ailelerin perişanlığını, dul kadınları, yetim çocukları, soğuğu, yağmuru, açlığı velhasıl zor durumda olduklarını anlatmış. Meğer sem komutanı göç sevk idaresinde görevli ve yetkiliymiş.

“Tamam, Abbas bu vatanın senin gibi yiğitlere borcu var. Var git hazırlanın ilk gemiyle sizi gönderelim.” Deyip söz vermiş.

Abbas hamilindeki ailelerin hayvanlarını arabalarını Trabzon hayvan pazarında üçüne beşine bakmadan sattı. Çarşıdan yolculukta lazım olacak ihtiyaçları karşıladı. Gemiyi beklemeye başladılar. Bir sabah Trabzon limanına buharlı bir firkateyn yanaştı, Maltepe Vapuru, bu buharlı gemiler İngiliz yapımıydı savaşta Rus donanmasıyla Karadeniz’de savaşmış Berlin anlaşmasından sonra göç işlerinde kullanılıyordu. 90 metre boyunda, 17 metre enindeki bu firkateynin içindeki toplar çıkarılmış mürettebatla birlikte üç yüz kişiyi taşıyabiliyordu.

Trabzon’dan İstanbul’a yolculuk yaklaşık bir hafta on gün sürüyordu. Abbas’ın komutanı söz verdiği gibi kafileyi gemiye aldırdı. Aynı gün öğleden sonra gemi kömür ikmalini de yaparak yola çıktı. İlk gün denize alışık olmadıkları için deniz tutmuş Karadeniz’in hırçın dalgalarında içleri dışlarına çıkmıştı, birkaç gün sonra alıştılar.

Fakat Müza çok huzursuzdu. Hediye’nin kucağından kaçıp duruyor, karaya çıkmak istiyor, devamlı miyavlıyordu. Bir öğleden sonra güvertede Müza yine huzursuz. Hediye’nin kucağından hoplayıp güverte tahtalarının arasında küçük bir fareye kafayı taktı, oraya buraya zıplayıp duruyor. Ne zamandır onun öyle miyavlamasından rahatsız olan kara sakallı iri yarı kaba saba bir denizcinin ayaklarına dolandı. Denizci büyük bir hınçla Müzaya bir tekme attı, Müza neye uğradığını anlamadan bir top gibi güverteden denize uçtu. Hediye şaşkındı. Ağlayarak Gülce’ye koştu.

Gülce ana, Gülce ana Müza denize uçtu, baştan anlamamıştı. Hediye omuzlarından sarsarak,

“Ana sana diyom Müza denize uçtu.”

Gülce, Abbas oradakiler güverteye koştular. Gemici güvertenin korkuluğuna dayanmış tütün sarıyordu. Bunların telaşlı halini gördü istifini bozmadı. Hediye hıçkırarak boğuk bir sesle;

“Aney bu adam tekme attı Müzayı denize düşürdü.” Dedi.

Gemici sardığı tütünü yaktı derin bir nefes çekti. Sonra alaycı bir sesle ulan sizi moskoftan kurtardık daha ne istiyorsunuz birde kedinizle mi uğraşacağız. Pis pis sırıtarak yüzme biliyorsa karaya çıkar bilmiyorsa balıklara yem olur.

Der demez Gülce iri yarı adamın üstüne atladı. İki katı gemiciyi altına almış kulağını nasıl ısırdıysa kulağının bir parçasını koparmış kanlı kulağı ağzında, kulağı tükürdü, gemicinin kulağından kan fışkırıyordu, her yer kan oldu. Gemici ne olduğunu anlamamış kulağını tutup inek gibi böğürüyordu. Gülce eline geçirdiği kürekle yerde yatan gemiciye öyle vuruyordu ki vurduğu yerden ses geliyordu. Gemiciyi elinden zor aldılar. Oraya çöktü, hırsını ellerinden elbisesinden aldı ellerini ısırıyor elbiselerini yırtıyordu, zapt edemiyorlardı.

Müzam diyordu başka bir şey demiyordu.

“Bulun bana Müzamı yavrum. Ciğerim, canım Şaban hocamın, Kasım’ımın yadigârı. Onların yokluğuna alışamadan ben nasıl dayanırım Allah’ım!! Nasıl dayanırım. Tutmayın beni öldürecem o iti.”

Abbas’ta:

“Kesin bu it Ermeni dönmesidir, insan olan bunu yapmaz.”

Maltepe vapuru soğuk bir sonbahar sabahı Sarayburnu rıhtımına yanaştı. Muhacirleri getiren gemiler Muhacirin-i İslamiye komisyonu tarafından bir hafta karantinaya alınıp müşahede altında tutuluyor. Gerekli evraklar tamamlandıktan sonra vapurdan gerekli yerlere dağıtılıyordu. Gelen gemiler İstanbul rıhtımlarını doldurmuştu. Eldeki gemiler çok sayıdaki göçmeni taşımaya yetmediğinden Osmanlı hükumeti İngiltere Fransa ve Avusturya’dan gemiler kiralamıştı. Yabancı şirketlerden kiralanan gemilerde hastalık ve ölümlerin artmasıyla işi bırakanlarda olmuştur. Göçmenlerin gemilerle taşınması sırasında kazalarda meydana gelmiştir. Bunların birinde üç bine yakın Çerkez göçmenini getiren gemide yangın çıkmış söndürülemeyince kaptan tarafından vapur karaya oturtulmuş ve bu yangında beş yüze yakın göçmen hayatını kaybetmiştir. Bu arada şiddetli fırtınadan batan küçük vapurlarda olmuştur.

Göç toplumların bir yerden başka bir yere iskân olunmalarından ibaret basit bir olay değildi. Aynı zamanda bir devlet ve millet için sosyal, idari, hukuki, ekonomik, siyasi, milli ve kültürel bakımdan çok çeşitli yönleri bulunan ve çözülmesi gereken büyük bir problemdi. Bu dönemdeki bu büyük göç idarecileri bir hayli meşgul etmişti. Bu komisyon muhacirlerin ihtiyaçlarının karşılanması, kayıt altına alınması ve iskân edilmesi için kurulmuştu.

İstanbul’un 1844 de nüfusu 350 binler civarında iken 1885 yılında 900 binlere çıkmıştır. 76, 85 yılları arasında İstanbul’dan 6, 7 yüz bin kadar muhacir geçmiştir. Muhacirlerin iskânı konusunda Osmanlı devleti oldukça dikkatli davranmıştır, muhacirlere iskân sırasında yardım, gittikleri yerlerde belli bir süre askerlikten, vergiden muaf tutulmuşlar arazi, arazisini işleyecek alet, edevat ve tohum devlet tarafından karşılanmış. Dul ve yetimlere aylık bağlanmıştır.

İstanbul’a gelen muhacirlere yardım etmek amacıyla devletin kurmuş olduğu komisyon haricinde sivil halk tarafından kurulan birçok yardım örgütleri de mevcuttu. Bu örgütler arasında uluslararası olanlar bile mevcuttu. İstanbul’daki gayrimüslim cemaatler muhacirlere yardım iaşeleri toplayıp komisyonlara devretmişlerdir. İstanbul’da o dönem muhacirler için fırınlar ekmek, oduncular odun, kömür bedava dağıtmışlar. Göç beklenenden fazla olunca da maliyet fiyatına fiyatları indirmişlerdir. O zamanki basın, ahali evlerinde muhacirleri misafir etmek istemeyen İstanbulluların boş evlerine, dairelerine perde takarak bu konumdan kaçmalarını sert bir dille kınayıp ayıplamışlardır.

Sevinç ortamında gelenlerin kahir ekseriyet kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşuyordu. Gelenler varını yoğunu terk ederek beş parasız kaldıklarından aç, çıplak ve yardıma muhtaçtılar. İmkânlar ölçüsünde gelenlerin ilk etapta iaşeleri Hamidiye imareti ve yardım komisyonları vasıtası ile temin edildi. Önce camilere yerleştirildiler, bir ara göç o kadar yoğunlaştı ki günlük 10 bin göçmen giriş yapıyordu camiler yetmeyince göçmenler mescit, medrese mektep gibi mevcut kamu binalarına dağıtıldılar.

Buna rağmen göçmenlerin çoğu açıkta kalıyordu, geçici olarak barınmaya elverişli yalı, köşk, konak, kulübe ve bağ evi gibi hususi binalarda iskân edildiler. Bazıları için barakalar inşa edildi, arta kalanlar için arsalar, çiftlik arazileri iskana açıldı.

Göçmenler için İstanbul’da bunca şeyin yapılması, ihtiyaçlarının karşılanması için bütçeden ayrılan tahsisat yetmiyor, kurulan komisyonlar vasıtası ile toplanan yardımlarda oluk oluk gelen göçmenlerin yaralarına ancak merhem oluyordu. İdare çareyi, söz konusu yardımları karşılamayınca bu sefer memur maaşlarında kesintiye gittikleri gibi göçmenler yararına tiyatro ve konserler tertip etmeye başladılar. Toplanan kurban derilerinden elde edilen hasılatlar muhacirin komisyonuna devredildi. Şüphesiz bu tedbirler geçiciydi. Yetkililerin daha kalıcı gelir kaynakları oluşturması gerekiyordu. Bunun üzerine Karaköy köprüsü ücretlerine yapılan zamdan elde edilen gelir göçmen masraflarına tahsis edilirken zorunlu tasarruf fonu ismiyle İstanbul halkından kişi başına bir ile beş kuruş arasında değişen miktarlarda bir paranın toplanmasına ve çeşitli vergilerin arttırılmasına karar verilmiş. Bu tedbirlerin sonucu muhtaç göçmenlere kişi başı günlük ikişer kuruş tayin at bedeli verilmeye çalışılmıştır.

Bu arada iaşe sıkıntısını önlemek için asker erzakının bir kısmını da İstanbul’a aktarılmıştır. Ayrıca İstanbul dışına hububat nakli yasaklanmıştır. Göçmenlerin düzenli bir şekilde eritilip yerlerine yerleştirilememesi temizlik kurallarına ortamın müsaitliğini bozmuş. Şehirde tifo, çiçek ve tifüs gibi hastalıkların yaygınlaşmasına sebebiyet vermiştir. Hastalıklarında etkisiyle her gün şehirde 500’e yakın ölüm vakası tespit edilmiştir, kısa sürede ölüm oranı yüzde üçlere tırmanmıştır.

Tüm bu kötü sonuçları bir yana o dönemin muhacirleri sonraki nesillerin buradan olmasının sebebidir. Bu nesiller bu toprakların çimentosu olmuştur. Cumhuriyetin kurulması. Kurtuluş savaşının kazanılması, birazda bu göçmenlerin bir başka yere gidemeyecekleri bu toprakların kıymetini iyi bilmelerine sebep olmuştur.

Karantina sonunda İstanbul’a ayak basmışlardı, canlarını kurtarmışlar. Ama her bir şeye ihtiyaçları vardı, onları o halde görenlerin yürekleri taş olsa erirdi. Hele o çocukların baş açık yalın ayak soğuktan tir tir titremeleri, tabiri caizse “çırılçıplaktılar. ”

Muhacirlerin iskânı için insanüstü gayretle çalışanlarda vardı. Mesela sarı güzel mahallesi imamı hacı Mustafa Efendi bunlardan biriydi. Gülce ’nin de içinde olduğu 30, 40 haneyi misafir almış, hiçbiri açıkta kalmayacak şekilde pek güzel bir biçimde ağırlamıştı. Kimi haneleri camide, kimi haneleri de mahalle sakinlerine dağıtmıştı.

Gülce, Hediyesi, Şaban hocanın karısı ve çocukları tek başına yaşayan Şevval hanımın avlulu, avluda verandası olan tek katlı evine yerleştiler. Evler hep ahşap genelde tek, nadiren iki katlı, köhne çatılar karşıdan karşıya birbirinin üstüne abanır gibi uzanmış eski zaman saçakları. Köşenin başından bakarsanız her pencere de toprak saksılar ve kararmış gaz tenekeleri, saksılarda yazın al beyaz koyu kırmızı sardunya, karanfil, güller, gaz tenekelerinde öbek öbek fesleğenler, ta köşede çevrenin en işlek çeşmesi.

Yine yazları sürülü kafeslerin arkasında koca karı başları dizili, arada sırada işlerini bırakıp pencereden pencereye bağıra, bağıra İstanbul’un muhacir istilasının dedikodusunu yaparlar. Tabi bu dedikodular eli bakraçlı çeşmeye gidip gelen kadınlarında, en çok konuştuğu konular. Mahalleli genelde bu çeşme başında muhabbet eder, konuşur, kavga eder, eylenir. İhtiyarlar vaktiyle bu çeşme başında doğuran kadın bile olduğunu söylerler.

Çeşmenin üstüne açılan pencerelerin olduğu ev imam hacı Mustafa efendinin evidir. Kapısı öteki sokağa açılır, mahallenin zengini fakiri bütün çevre halkı ölüm, doğum, nikâh için bu eve gelmek zorundadır. Mustafa efendiye şöyle bir bakılırsa herhangi bir mahalle imamından farkı yoktur. Fakat gerçekte o kendinden başka kimseye benzemezdi. İyiliksever, fakir babası, otoriter, bilgili, adil, mahalleyi küçük bir ülke gibi idare ederdi. Kalın kaşlı, kömür gibi siyah gözleri vardı, uzun ve kemerli burnu, kara sakalı da hayli kırlaşmıştı. Uzun boylu, vücudu kaslıydı. Beyaz sarığın kallavi ligi ağır ağır sallana sallana yürüyüşü ona özel bir heybet verirdi. Gür kalın bir sesi vardı, camide vaaz verirken onun karşısında cemaat biraz korku birazda dünya hayatı ile yaptıkları yanlışlardan rahatsızlık duyardı. Eğer ikinci Abdülhamit devrinde değil de başka bir yüzyılda gelse gözlerinin ateşi üslubunun kudretiyle insanları peşinden sürükleyen önemli bir kişi olurdu. Cemaate aşılamak istediği insan için hayatta iki yol vardı, biri cennete biri cehenneme çıkardı. Muhacirlere Medine halkı gibi yardım etmek Ensar olmak cennete, gelen Müslüman göçmenlerin perişanlığını görüp onlara yardım etmeyenlerin yolu da cehenneme.

İmam hacı Mustafa efendiye göre cehennem yolcuları göçmenlerin bu zor durumlarını görmeyip zevkle, cümbüşe düşen gafillerdi. Cennet yolcuları bambaşka insanlardı. İyiliksever, yoksullara yardım eder, yalan söylemez, kalp kırmaz, ahlaklı olur. Hacı Mustafa efendinin karısı bir kızından başka kimsesi yoktu. Gülce leri mahallede hayır sahibi, merhametli, sağ elinin verdiğini sol elinin duymayacağı, dedikoduyu sevmeyen, saza söze düşkün olmayan, namazında niyazında dul bir kadın olan Şevval hanımın yanına vermişti. Şevval hanım dikişten nakıştan anlar mahallenin genç kızlarının çeyizine yardım eder eski elbiseleri bozup yeni gibi yapardı.

Şevval hanım, idari umumiye den emekli kocasını yıllar önce kaybetmiş, çocuklarını yetiştirmiş evlendirmiş bir oğlu Trakya taraflarında, kızını da İzmir’e gelin göndermişti. Çocuklarının katkısı, kocasından kalan üç beş kuruş maaşla geçinip gidiyordu. Şevval hanım doğma büyüme İstanbulluydu. Şevval hanımın evine yerleşen Gülce, yük olmamak için Gortuban ’dan getirdiği altınlardan birkaçını bozdurdu. Şevval hanımının okuma yazması vardı. Zaman zaman basiret gazetesi alır. O dönemin İstanbul havadislerini gazeteden öğrenirdi akşam olunca yanan sobanın etrafında ev halkı toplanır Şevval Hanım, duvardaki gaz lambasının ışığının en bol olduğu yer olan sedirin başköşesine bağdaş kurar. İnce çerçeveli gözlüklerini burnunun ucuna indirir, hane halkının meraklı bekleyişini şöyle bir süzer. Sayfaları karıştırır. Muhacirlerle ilgili haberleri bulup;

- “Haa dinleyin bakalım ne diyor.” diye başlar okumaya.

“Rumeli’deki malını mülkünü terk edip İstanbul’a doğru hicret eden ve sayıları yüzbinleri bulan muhacir sellerinde, iki Hristiyan çocuğu Müslüman muhacirlere yardım ederlerken Varna daki vapura binmeleriyle vapurun hareket etmesi üzerine, mecburen İstanbul’a kadar gelmeleri ve zaptiye nezareti tarafından ellişer kaime verilerek ilk vapurla geri gönderilmesi.” “bir başka gün, İstanbul’a gelen Bulgar göçmenleri arasında hamile bir kadının yolda duba içinde doğurması”, ‘muhacirlere yönelik kızdığı haberler olunca da’ bak sen şu mendeburlara!! Bazı dilenciler muhacirleri istismar ederek muhacir kıyafetinde dilenmeleri, yine bunun gibi bazı uyanıkların yine muhacir kıyafetine bürünerek tezkeresiz esnaflık yapıp halkı kandırmaları. Bak köpoğulları.

Sarı güzel mahallesi muhacirleri bağrına basmışsa da içlerinde birkaç kendini bilmez çıkmış, bu biçarelerin ıstırabını hafifletecekleri yerde eziyet etmişlerdir. Testilerini doldurmak üzere saka çeşmesine giden birkaç muhacire, orada bulunan sakalar

- Bu çeşme sakalara aittir, bizden başka kimse buradan su alamaz, size su mu yok, deyip daha da ileri gidip hakaretler edip muhacirleri eli boş göndermişler, bazı odun kömürcü esnafı da Topkapı dışına çıkarak odun kömür develerini ucuz fiyata alıp bu odun kömürleri muhacirlere fahiş fiyattan satmıştır. Bundan başka muhacirlere bazı hocaların camilerde muhacirler aleyhinde konuştuğu, hatta bazılarını dövmeye yeltendiği görülmüştür.

Muhacirlerin gideceği bazı Anadolu kazaların da kendini bilmez kişi ve idarecilerin muhacirlere kötü davrandığı değil evlerine almak ahırlarına bile almamışlardır.

Hükumetin hazırlıksız yakalanmasından ve birde korkunç boyutta yüzbinlerce göçmenin kısa aralıklarla İstanbul’a gelmesi, İstanbul’u felç etmişti. Hükumet bir an önce muhacirleri Anadolu’ya göndermeliydi. Bununla ilgili ferman yayınladı. Bir aya yakın zamanda Şevval hanımın misafiri olan Gülce ’ler için, kendilerine uygun görülmüş Anadolu kazası yolculuğu başlamak üzereydi, burası belki de onlar için yaşayacakları son yurtları olacaktı.

Gülce birdenbire yorganın altında ürperdiğini hissetti. Bu ılık battaniyeli yataktan, dışarısı pek soğuktu, yanında yatan Hediye’ye baktı, mışıl mışıl uyuyordu. Entarisinden dirsekleri ne kadar sıyrılan kolunu yorgandan dışarı çıkardı, kolu buz gibi bir havaya değince odanın çok soğuduğunu fark etti. Bir saattir yatağın sıcaklığında düşünüyor, yataktan hiç çıkmak istemiyordu. İstanbul’da son geceleriydi. Sabah yeni bir yolculuğa çıkacaklardı, dışarıda yağmur sesi vardı. Yataktan doğrulup perdeyi araladı, tipi halinde sulu kar yağıyordu. Tekrar yorganı başına kadar çekti. Gözünün önüne Gortuban geldi, bir yaz günü, Gortuban ormanında bir su kenarında, bir köylü kızı, çimenlerin ortasındaki papatyalara eliyle dokuna, dokuna yürüyordu. Bir tepeden bu nehrin güneş içinde kıvrıldığını, bir yerde kaybolup öteden tekrar bütün genişliği, pırıltısı, haşmetiyle geçtiğini seyretti. Kızın etrafın da tavuklar, kazlar, ördekler, birde tavus kuşu vardı, tavus kuşu kanatlarını açmış, kanatları rengârenkti. Dalmış, uyandığında sabah ezanları okunuyordu, perdeyi araladı, tipi, yağmur dinmişti kalkmalıydı.

Yokuşun arkası Beşiktaş sahiliydi, kayıklar oradan karşıya geçiyordu. Anadolu’ya gidecek muhacirler sıraya girmişler. Muhacirin-i İslamiye komisyonun adamları nezaretinde kayıklara biniyorlar. Şevval hanım iki hamal tutmuş, iki denk yapmışlar hamallar önde bunlar arkada yokuşu tırmanıyorlardı.

Yokuşun tam ortasında, koltuk değnekleri yanında ağaca yaslanmış soluklanan bir muhacir gördüler. Bayağı bir levent adama benziyordu, kılık kıyafetinden Rumeli göçmeni olduğu belliydi. Geniş yuvarlak omuzları, kara bıyıkları, dışarı doğru fırlamış göğsü sakalları birbirine karışsa da düz kalın burnunun kenarlarına doğru taşkınlığı ile bir hizada kara bıyıkları. Kim bilir ayağını nasıl kaybetmişti. Adam her geçene gülümsüyordu, yanından geçerken gülümseyen bu adama Hediye el salladı adamda karşılık verdi. Birden yokuşta annesinin babasının yanından koşarak bir çocuk geçti. Gülce düşündü. Kasım’da yaşasaydı, böyle tek bacaklı, hatta hiç bacakları olmasaydı razı olurdu. İç çekerek adama gülümsedi. Ah iki bacağı olsaydı, ne mi yapardı; koşardı. Önünden geçen çocuk gibi koşardı, alabildiğine koşardı, sevdiklerinin yanında Kasım’ı gibi iki bacağını altına alıp evinin önündeki sedirde bir sigara sarıp tellendirirdi.

Üsküdar, uzaktan bakılınca oraya gidilemeyecek kadar uzak garip bir güzel bir köydü. Yokuştan inişe geçmişler artık sahili görüyorlardı. Yanlarından geçen kayıkların üzerleri muşambalarla örtülmüş muşambaların altında buğday, mısır, arpa, hububat komisyonun depolarına gidiyordu. Küçük kayıklarda balık tutanlar birbirlerine ‘vira bismillah’ diyerek selamlaşıyorlardı.

Sahil ana baba günüydü, gürültü patırtı gırla, göçmenler, hamallar, kocaman bıyıklı kolbaşılar, kravatlı kâtipler. Yük hamalları kendilerine sert davranan kolbaşı ve kâtiplere gizli, gizli analarına sövüyorlar, sonrada yüz yüze gelince sırıtıyorlar, kayıkların biri geliyor, biri gidiyor. İskelede denklerin üstüne oturmuş sıralarını bekliyorlardı. Gülce iskelenin kenarında, denize gözlerini dikmiş bir kediyi gördü. Aklına Müza geldi, derin bir ah çekti, denizin hafif dalgalarına bakan kedinin ne düşündüğünü merak etti. Muhacir gençlerden biri, tombul, karnı büyümüş beyazlı siyahlı bu kediye bir futbol topuna vurur gibi şut çekmeye çalıştı. Tombul kedi kendinden beklemedik çeviklikle zıpladı. Kedi Gülce ’nin ayaklarının ucunda idi, bir lastik top çevikliğiyle denize düşmekten son anda kurtulmuştu. Bu müthiş tepkinin, çevikliğin karşısında muhacir çocuk hayretler içinde kalmakla beraber bir ikinci defa kediye hücum etmek istedi. Fakat kediayaklarını kafasını sıcak ve samimi bir şekilde Gülce ’ye sürtünüyordu. Gülce öyle bir ayağa kalktı ki göçmen çocuk Gülce ’nin o halini görünce fikrinden vazgeçti. Gülce ayaklarına sürtünen kediyi okşadı. Tekrar Müza aklına geldi, sanki bir yerlerden onu gözlüyordu, Müza çok kıskançtı. Hemen elini çekti, kedi iskelenin kenarına çekildi, tekrar denizi süzmeye başladı, sonra iskelenin yanından kıyıya indi. Oradan bir anda ok gibi denize atıldı, ağzında bir balıkla çıktı. Gülce ‘yle göz göze geldiler, ön patileriyle çırpınan balığı homurdana, homurdana yedi.

Sıra onlara gelmişti Şevval hanımla ağlaşarak vedalaştılar. Üsküdar haremde taliga (at arabası) ların durağı da Beşiktaş iskelesi gibi kalabalıktı. Burnunun direği kırılacak gibi at sidiği kokusu ortalığa yayılmıştı. Ellerindeki vesikaları görevlilere gösterdiler.

Görevli bir taliganın yanına götürdü. Arkadaşları ona Kör Apti derlerdi. Bir gözü sola doğru biraz kayıktı. Sağ tarafının beyazı ile gözkapağı arasına kızılcık kırmızısı bir et parçası oturmuştu. Öylemi doğmuştu, yoksa çocukken mi bir şey batmıştı, ya da balkanlardan göçerken Bulgarlar mı yapmıştı, söylemezdi. Bu arızalı göz ötekinden daha parlak, daha siyah daha canlıydı. Taligacılar arasında balkan şivesiyle konuşması, arkadaş canlısı olması, çalışkanlığı şakacılığı ile tanınırdı. Öyle ki çalışırken bazen ata arabaya hiddetlenir, hiddetlenince kör gözü ciğer gibi kızarırdı. Yolculuk yapacakları iki ailenin denklerini de Kör Apti taligaya yükledi. Yolcularda Gülce ’ler gibi Ahıska göçmeniydi, arkalarındaki taligaya da Abbas’ın içinde olduğu göçmenler bindi.

Şose yollar, köprüler, bataklıkların kenarından, dağların eteklerinden, seyrek evli sakin, sokaksız çarşısız köy ve kasabalardan geçecekler, geceleri boş loş sessiz hanlarda konaklayacaklar devletin uygun gördüğü yeni yurtları İnegöl’e varacaklardı. Yol boyunca Kör Apti kafileye abilik babalık yaptı. Uzun kış gecelerinde macır şivesiyle anlattığı hikâyelerle bazen ağlattı bazen güldürdü. Yine bir akşam konakladıkları handa ateşin başında Kör Apti ’nin anlatacaklarını dinlemek için kafile toplanmıştı. O dönemde helalar mekânların dışınaydı. Kör Apti helada işini bitirmiş elinde kandille içeri girdi kandili ocağın yanına bıraktı üşümüş ellerini ocağa tutarak bir kahkaha attı. Oturanların şaşkın bakışlarına dönerek.

“Bu akşam size kapçık ağızlı Rusları anlatçam, “ dedi.

Bizum köy Kırcalide Karaman köyü kızanlıkta şıpka geçidi var. Ruslar Bulgar ile birlikte geçidi ele geçirince, İstanbul’a kadar gitmeyi düşünen Rus ordusunun Edirne’ye kadar önü açılacak. Yani bu geçit o kadar önemli. Dört sefer muhabere oldu. Süleyman Hüsnü paşam çok direndi amma ekmeğimizi yiyen suyumuzu içen yıllarca kılına dokunmadığımız kahpe Bulgar’ın yardımıyla şıpka geçidini aldılar. Hüsnü paşam bu savaşlarda yenilgiye uğramasına rağmen savunmada gösterdiği cesaretten dolayı önce şıpka geçidi kahramanı olarak görüldü. Sonrası yenilgiden sorumlu tutularak Taş kışlada hapis edilerek bir yıl sonra da idama mahkûm edildi. Sonra padişahımız Abdülhamit han idamı sürgüne çevirdi. Paşamda sürgünde kahrından öldü. Hüsnü paşa bizim oralıydı, diyeceğim o ki Rus Edirne’ye yürüyor. Bizim köyün oradan da geçecekler. Bizim köyü tepeden gören bir yerde konaklıyorlar gece köylüler ihtiyaçlarını görmek için helaya her gidişte benim gibi kandille gidiyorlar Ruslar helaları nöbetçi kulübesi sanmış helaya girip çıkanları da nöbetçi askerler zannetmişler köyde büyük bir birlik olduğunu sanıp gece mece dinlemeden topuklamışlar.

İzmit körfezini dolanıp Karamürsel’e geldiler, yol boyunca devletin sağladığı imkânlarla yolculuk yapan göçmenlerin yanında kendi imkanlarıyla iskân yerlerine gitmeye çalışan binlerce muhacirle karşılaştılar. Karamürsel den sahil yolunu bırakıp kervan yolu diye de bilinen Yalak dere, Valide Köprü, Kızıl derbent üzerinden İznik yoluna saptılar.

Yalak dere eski manav köyü. 93 muhacirlerinden Lazlar Pomaklarla harmanlanmış. Valide Köprüde, Osmanlı tarihinin en şöhretli kadınlarından olan Valide Kösem Sultanın yaptırdığı köprü ile ünlü. Kervan yolu olarak kullanılan bu yolda 1540-1560 yılları arasında klasik Türk mimarisi tarzında inşa edilmiş. Üç gözlü, sivri kemerli bir yapıya sahip olan köprünün boyu 64 metre genişliği 5 metre muntazam kesme taştan yapılmış bugün o bölgede Osmangazi Köprüsü ile övünüyoruz işte o dönemin Osmangazi köprüsü. Kızıl derbent de gayrimüslim köyü. Karamürsel de denizi bırakıp dağ tepe çıkılınca Hediye:

“Gülce ana artık denizi göremeyecek miyiz?”

Gülce: “Apti ağaya soralım.” Apti ağaya döndü.

“Apti ağa artık denizi göremeyecek miyiz?” Kör Apti meşhur kahkahasını attı.

“Acele etmeyin bee.”

Bayındır köyünü geçince tepeden İznik gölü kafileyi tüm ihtişamıyla karşıladı.

Kör Apti:

“Kızçe al sana küçük deniz.”

Abbas ve yakınları için son durak İznik ti. Komisyon yurt olarak İznik’i uygun görmüşlerdi, vedalaştılar.

İnegöl Türklerden önceki ismi Ancelacoma, melekler şehri. Türkler dönemine ait en eski isim hakkında bilinen evliya çelebiye aittir. Ona göre Eynegöl ismi, Ezine gününden gelme bir isimdir. Cuma anlamına gelen İnegöl bir Ezine günü yani cuma günü fethedilmiş olduğundan bu ismi almıştır. Çelebi bu iddiasını güçlendirmek için bu diyarlarda cuma camilerine “eyne damı” denildiğini aktarmıştır. Onun anlattığına göre dikkat çeken husus fetihlerden sonra kılınan ilk cuma namazının günümüzde olmayan göl kenarında eda edilmesidir. Ovanın tam ortasında yüksek yerde bulunan bu yer bugünlerde yokuş diye adlandırılan yerdir. İnegöl yüzyıllardır, suyu ve havasının güzelliği ile ün salmıştır. Ovadaki bu göl zaman zaman kuruduğu kaydedilmiştir. Seyahatnamesinde çelebi, belirtilen gölün mevsim ve yağış durumuna göre su seviyesinin değiştiğini bu gölün uzun yıllar varlığını sürdürdüğünü yazmıştır. Göçlerin olduğu yıllarda Yenice kasabası ile İnegöl arasında bataklıklar bulunduğu ve insanların buralarda manda otlattığı da bilinir. İne- göl havzasında çayır, akça, bedre suyu, hoca köy suyu gibi birçok akarsu vardır. Sular bir yerde birleşip Yenişehir güzergâhında Göksu adını alıp Sakarya’ya ulaşır.

Yenişehir ovasına bir boğazdan geçerek ulaşmakta ise de geçit yüksekliğinden dolayı bazen sular altında kaldığı ve gölbaşı subaşı gibi isimler kullanıldığı boğaz köyün isminin de oradan geldiği tahmin edilmektedir kasaba merkezine yakın çeltikçi köyünün adının çeltik tarımından geldiği söylenir. İnegöl ismiyle ilgili bir sürü efsanede anlatılır. Kralın dünya güzeli kızı kayıkla gölde gezintiye çıkmış, bir taraftan da gergefine işlediği kanaviçelere iğneleri batırıyormuş, iğneyi göle düşürmüş, o telaşla ‘ay ay iğne göle düştü’, demiş. Buradan da İğne göl ismi zamanla İnegöl olmuş. Tahminlerin tamamının ortak noktası ismin içinde geçen ‘göl’ ile ilişkili olmasıdır. 1884-1885 Bursa yıllığında İnegöl şöyle anlatılmaktadır.

İnegöl kazası batıda Aksu ve Keşiş dağı, güneyde, Kurşunlu, doğuda, Pazarcık ve Bilecik, kuzeyde Yenişehir’le çevrilidir. Kasabanın suları oldukça hafif ve havası da latiftir. Keşiş dağının güneydoğusundan kuzeybatısına uzayan kısmında etrafı dağlarla çevrili olup ağaçlı ve yemyeşil bir kasabadır. O yıllarda İnegöl’ün bilinen 42 köyü vardır. Cerrah, Yenice gibi kasabalar ve Halhalca, Sırnaz Kirlez gibi köylerde Müslüman ve gayrimüslimler beraber yaşarlardı. Köylerle birlikte İnegöl nüfusunun o yıllarda on bin civarında olduğu tahmin ediliyor, bunun yarısı köylerde yarısı kasaba merkezindedir. Nüfusun üçte biri gayrimüslimdir. 93 göçünden sonra toplam nüfus otuz binleri geçmiştir. İşte Gülce ’nin aylarca süren çileli göçünün son bulacağı yeni yurdu İnegöl. O yıllarda böyle Bursa’nın şirin bir kazasıydı. Aradan 140 sene geçmiş şimdilerdeki İnegöl ovası, tarım arazileri talan edilmiş çarpık düzensiz sanayileşmiş. O tertemiz havası fabrikalardan çıkan zehir saçan dumanlarla bozulmuş göçlerle nüfusu dört yüzbinlere dayanmış adeta beton yığınına dönmüş.

Suyumuz su fabrikalarına peşkeş çekilmiş halk arasında altın pınar denilen içme suyu yerine kuyu suyu içer olunmuş. Velhasıl atalarımızdan yukarıda anlattığım İnegöl’ü miras alıp çocuklarımıza torunlarımıza maalesef böyle berbat bir İnegöl bırakıyoruz. Bunu düzeltmek içinde en ufak bir çaba göstermiyoruz. İnşallah gelecek nesiller bunun farkına varıp en azından kötü gidişi durdururlar.

İnegöl’e Balkan ve Kafkaslardan gelen göçmenlerin toplanma alanları Hamidiye Mahallesi civarıydı. Mevsim kış olduğu için İnegöl’deki mevcut idare gidecekleri köylere göçmenleri dağıtmakta zorlanıyordu. Mecburen kış sona erip baharı bekleyeceklerdi. Bahara kadar imkânı olan İnegöllüler göçmenleri misafir ediyorlardı. İstanbul’daki gibi, boş olan evler, ahırlar, bağ evleri, camiler mektepler göçmenlere tahsis edilmişti. Kalanlarda o dönem çerge denilen derme çatma duvarları ahşap, kilimle kaplı, çalı çırpıdan yapılmış kulübe ve çadırlarda ikamet edeceklerdi. Gülce ’de kışı bu çergelerde geçirdiler, kış sona erip bahar geldiğinde kasabanın güneyindeki İsa ören köyünün üst tarafında kendilerine tahsis edilen araziler için tekrar yola koyuldular.

Bu araziye göç edip yerleşme tercihlerinin sebebi terk edip geldikleri yerlere benziyor olması, birde baharla birlikte bulundukları yerin sulak ve bataklık olması nedeniyle sivrisinek ve böceklerden rahatsız olmaları. Bu sineklerin taşıdığı mikroplarla, hastalıklarda, ölümlerde artmıştı. Yine de göç ettikleri birkaç aile kışı geçirdikleri bu mahallede kaldılar.

Bir kısmı Bedre köyünün güllük mahallesini kurmuş, geri kalanları da karşı tepelere geçip yaban eriklerinin bol olduğu yeni çiçek açmış etrafı ormanlarla çevrili yeni yerleşim alanlarını yurt edinip adına “erikli” demişlerdi. Bundan sonra yurt edinecekleri köyleri erikli adı, daha sonra İclaliye olarak değiştirilecektir. Uludağ’ın doğu yamacında kasabanın ise güneyinde, İnegöl’e on kilometre mesafede bir orman köyüdür erikli Gülce ve Şaban hocanın ailesini köyün kuruluşunda emeği geçen Şaban hocanın adaşı, Sivitoğulların dan Şaban ağa, oğlu Mehmet gelini Naime sahiplendiler.

İdare her aileye bir dönüm arazi tahsis etmişti. Şaban ağa kendilerine tahsis edilen yerin yanını Gülce hatun ve Şaban hocanın ailesine verdirdi, komşu oldular. Mehmet ve Naime yirmili yaşlardaydılar. Hep birlikte artık yeni bir hayatın eşiğindeydiler. Geçimlerini hayvancılık ve çiftçilikle sağlayacaklardı, Kafkaslardan gelen diğer göçmenler, Gürcü, Abaza, Çerkez balkanlardan gelen Arnavut, Boşnak köylerle birlikte yerleştikleri alanların köy statüsüne geçirilmeleri için kasabada bir heyet oluşturulur. Bu heyet cuma selamlığında padişah ikinci Abdülhamit’e ulaştırılmak üzere bir istidat name hazırlayıp der saadete gönderirler. Göçmenleri seven onların bu durumlarıyla biz zat ilgilenen padişah bu taleplerini olumlu karşılayıp köylerine birer cami yapılmasını, köylerinin isimlerini çocuklarının, yeğenlerinin isimlerinin verilmesini ve devlet hazinesinden yardımda bulunulmasını da emir buyururlar. Artık yaban erikleriyle dolu erikli köyünün bundan sonraki adı İclaliye’dir. Bunun gibi bölgedeki bazı köylerinde isimleri değişir. Hilmi’ye, Hayriye, Mezrükiye, Saadet gibi.

Günler, aylar su gibi akıp gidiyordu. Yazın ortalarına doğru başını sokacakları evleri bitmiş kendilerine verilen yerleri ekip biçmişler bir inek cazı, iki keçisi birkaç tavukları olmuştu. Sivitoğulların dan Şaban ağa her türlü ihtiyaçlarında yardımcı oluyordu. Evinin önüne Gortuban ’daki gibi veranda yaptırmıştı, akşamları orada oturuyorlardı. Bir akşam Hediye ile sedirde oturmuşlar, günün yorgunluğundan Gülce ’nin içi geçmiş yarı uyukluyordu. Hediye’nin sesi ile irkildi.

“Gülce ana şu gökyüzündeki yıldızları görüyor musun?”

Gülce elleriyle yüzünü, gözlerini ovuşturdu. Hediye sırt üstü yatmış, iki elini kafasının altına almış gözlerini kırpmadan gökyüzüne bakıyordu. Gülce ’de kafasını gökyüzüne çevirdi gök kubbenin her noktası değişik bir görünümdeydi. Her yıldızın kendine has pırıltısı vardı, yıldızların bazıları takımyıldızı, bir kısmı küme halinde birçoğu da yıldız bulutları halindeydi. Yıldızlar sanki eliyle dokunacak kadar yakındı. Sessizce mırıldandı.

Hey gidi büyüleyici gökyüzü, kaç resim çizilmiştir adına. Kaç roman ve şiir yazılmıştır, haberin var mıdır? Acaba duyabilir misin?

Kasım’ın askere gideceğini söylediği akşam geldi aklına.

“Ah Kasım’ım ah çok özledim çok!!’” Hediyeye döndü.

“Görüyom kızçem görüyom, sanki bu akşam yıldızlar başka güzeller.”

Hediye:

“Gülce aney bu yıldızları, ayı Gortuban ’dan nenem anam kardeşlerimde böyle mi görüyordur.” Ne diyeceğini şaşırdı, sağ mıydılar ne yapıyordular nasıl Kasım’ını özlediyse Hediye’si de anasını kardeşlerini nenesini öyle özlemişti. Cevap verdi.

“He yaa” kısa bir sessizlikten sonra

“Gel bakam buraya” dedi.

Hediye Gülce ’nin yanına sekiye ilişti. Gülce Hediye’ye sıkı sıkı sarıldı.

“Çok mu özledin bende özledim. Rabbim inşallah tekrar bizleri buluşturur.”

İkisi de ağlamaya başladılar. Gözyaşları sel oldu.

Şaban ağanın ormanda çalıştığı arkadaşlarından biri, Kara kadı köyünden Rıdvan isimli bir Gürcü’ydü, Kara kadı köyü İclaliye’yle komşu köydü. Köy sakinleri 93 göçmeniydi. Kafkasya’nın Acara bölgesinden gelmişlerdi. Kara kadı da İclaliye gibi İnegöl’ün güneyinde, Uludağ’ın kuzeye bakan eteklerinde kurulmuştu. Geçimlerinin büyük bir bölümü, orman ürünleri ve tarımdı, azda olsa meyve ve sebze yetiştiriyorlardı. Köye ismini veren zat Osmanlı devleti döneminde Batum ve civarında kadılık yapmış olup bu bölgeye yirmi hane civarında yakınlarıyla göç eden Süleyman Efendi’dir.

Rıdvan’ın eşi ince hastalıktan hakkın rahmetine kavuşmuştu. İki ufak çocuğu öksüz kalmıştı.

Şaban ağa da bu duruma çok üzülüyordu. Şaban hocanın dul karısını Rıdvan’la evlendirmeyi düşündü. Rıdvan’a düşüncesini açıkladı.

Rıdvan:

“Sen bilirsin ağam uygun gördüysen başım gözüm üstüne.”

Şaban hocanın karısı da Şaban ağayı kırmadı. Rıdvan, kadı Süleyman Efendi’nin akrabasıydı, onunda onayını aldılar, nikâhlarını kadı efendi kıydı. Hocanın eşi çocuklarıyla birlikte Kara kadı köyüne Rıdvan’ın evine yerleşti. Gülce iyice yalnız kalmıştı. Ona da çok kısmetler çıkıyordu, hatta hiç evlenmemiş delikanlılar bile talip oluyorlardı. Gülce ’nin güzelliği köyün haricinde çevre köylerde hatta dağardı Yörük köylerinde bile nam salmıştı. Gülce böyle şeyler konuşulmasına çok kızıyor.

Böyle durumlarda asabi, huysuz biri oluyor, lafını bile ettirmiyordu, bunu bilen Şaban ağa, oğlu Mehmet gelini Naime uygun kişiler olsa dahi, içlerinden geçse bile böyle teklifleri Gülce ’nin haberi bile olmadan reddediyorlardı.

Yıllar su gibi akıyordu. Hediye artık genç kız olmuştu. Gülce geçen bunca senede Ahıska’dan, Gortuban ’dan, oradaki yakınlarından hiç haber alamamıştı. Zaman zaman Kara kadı köyüne Şaban hocanın eşine ziyarete gidiyor, onlarda geliyorlar. Ayda bir on beş günde bir kasabaya pazara iniyor. Başkada bir yer bilmiyordu. Hocanın eşi ve kocası Rıdvan dan artık kullanmadıkları İclaliye deki yerlerini satın aldı. Şaban ağanın ve çocuklarının desteği ile geçinip gidiyordu.

Son zamanlarda atlara merak sarmıştı, iki tane atları vardı, zaman zaman Hediye’siyle atlara binip akşam olana kadar dağ, tepe, bayır ormanlara geziyorlardı. Bir gün ayı, yavrusuyla önleri ne çıkmış, bir günde kurt sürüsü kovalamıştı. Gülce Mehmet’e ‘bize bir tüfek bul ne olur ne olmaz’ demişti. Mehmet’te tütün kaçakçılarından mavzer denilen alman malı sürgülü bir tüfek denk getirdi.

Gülce bu tüfekle sanki arkadaş olmuştu. Onla yatıyor, onla kalkıyordu. Atış talimleri yapıyor, ava çıkıyor, yanından ayırmıyordu, canı sıkıldıkça ya da çok sevinince özellikle akşamları evinin önünde sıkıyordu. Köylüler artık alışmıştı. Böyle zamanlarda köylüler ‘yine bu deli kadına bi haller oldu, neye taktı kafayı acep’ derlerdi.

Mehmet:

“Gülce erkek olsaydın seni askere alırlardı, bu talimle bu nişancılıkla çok düşmanın canını yakardın.”

Gülce:

“Mehmet ağa benim ne eksiğim var, alsınlar valla gitmeyen namert.”

Dünyada 1900’lü yıllar da 20. yüzyıl başlamış. Özellikle Osmanlı topraklarında kan akmaya devam ediyordu. Savaşların biri bitmeden biri başlıyordu. Trablus savaşı, arkasından Balkan Savaşları, üstüne üstlük 1914’de başlayan Birinci Dünya Savaşı, bu savaşlar Osmanlı’nın çöküşünü hızlandırmış. Savaşların getirdiği sıkıntı, külfet, yokluk, yoksulluk, can kaybı. Anadolu insanını canından bezdirmişti. İnegöl’de göçten önce kırklarda olan köylerin sayısı göçle birlikte doksanlara çıkmış, İnegöl’ün nüfusu da aynı oranda artmıştı.

Osmanlı göçle yoğunlaşan bu nüfustan askeri anlamda yararlanmak istiyordu. İnegöl ve köylerdeki insanlar da bu durumdan etkilenmişti. Gençler askere alınıyor, kısa bir eğitimden sonra cephelere gönderiliyor çoğu bir daha gelmiyordu. İclaliye ’den çevre köylerden Yemen’de, Şam’da, Balkanlar’da, Çanakkale’de gidip te bir daha haber alınamayan. Şehit olup ta mezarı bile bilinmeyen, gençler vardı. İki seneye kalmadı, evlenecek çağa gelen Hediye’ye talipler arttı. Hediye’de Gülce ’nin gençliği gibi güzel bir kız olmuştu.

Mezrukiye, 1893’te Gürcistan’ın Batum şehrinden gelen Gürcüler tarafından kurulan, oldukça yüksekte, Ulu dağın eteklerinde bir köydür. Bizans döneminden kalma kızlar sarayı adında tarihi bir yer vardır. Aynı zamanda köyün kuruluşundan beri bilinen şelalede görülmeye değer doğal güzelliktedir.

Hüseyin kendi halinde etliye sütlüye dokunmayan çalışkan köyün sakinlerinden 93 macırı bir Gürcü ydü. Perşembe sabahı oğlu Yunus, arkadaşı İbram ’la akşamdan hazırladıkları odunları eşeklere yüklemişler kasaba pazarı için yola çıkıyorlardı. Odunun yanında İbram yoğurt pazarında satmak için yumurta, peynir, yağda hazırlamıştı. Hüseyin’de karısının ördüğü çorap.

Çepken kazakları, oya işlemeli mendilleri yeni açılan kapalı çarşıya götürecekti. Yunus on yedisine yeni basmıştı. Hüseyin’in iki oğlu bir kızı vardı. Yunus’un büyüğü Fevzi iki sene önce askere alınmış, yemende, hicazda mı? Yoksa balkan cephesinde mi? belli değildi, sağ mıydı? Şehit miydi? Haber yoktu. Kızı ise on yaşlarındaydı. Hüseyin’in Fevzi’den gelecek diye hiç ümidi yoktu.

Yunus’u gözünden sakınıyor, üzerine titriyordu. Boşnak köylerini geçmişler İnegöl sisler içinden gözükmüştü.

Hüseyin:

“İbram bugün eyi sıcak olacak.”

İbram küfür küfür esen rüzgâra şapkasını çıkarıp tuttu.

“Heey Hüseyin ağa dünyada Merzükiye’den güzel bir yer var mıdır? Ne dersin” Hüseyin güldü.

“Bülbülü altın kafese koymuşlar. İlle de vatanım demiş, memleketteki köyümüzde pek güzeldi bee.”

Yunus’a döndü.

“İnşaallah o topraklar yine bizim olacak. Yunus’um oralara götürecem atalarının topraklarını gösterecem. Acep ne haldedirler.”

Bir of çekti, kasabaya vardıklarında gün iyice aydınlanmıştı. Önce yoğurt pazarına vardılar. Hüseyin, İbram’la Yunus’u orada bırakıp, odun yüklü eşekleri, odunları her zaman sattıkları fırıncıya götürmek için fırıncının yolunu tuttu. Oradan da kapalı çarşıya uğrayıp karısının ördüklerini manifaturacı Kamil’e verecekti. Kapalı çarşıda Kamil’in dükkânına varınca Kamil’in çırağı karşıladı.

“Hoş geldin Hüseyin abi” dedi.

Hüseyin:

“Hoş bulduk. Kâmil yok mu?”

Çırak:

“Kâmil abim sıcaklarda bağ evinde kalıyor, biraz geç gelir.”

Kâmil Adibinli köyündendi. Adibinli ‘nin bağları meşhurdu.

Hüseyin:

“Ben emanetleri bırakayım sonra uğrarım hadi eyvallah Allah hayırlı işler versin.”

“Sağol Hüseyin” abi.

Hüseyin kapalı çarşıdan çıkıp İshakpaşa camisinin yanından karşıya Cafer Paşa hanına girdi. Hanın öbür kapısı yoğurt pazarına çıkıyordu. İbram tezgâhını açmış, oğlu Yunus’ta bir elini kulağına götürmüş öbür elini de boru şeklinde ağzına, avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“En taze yumurtalar burada, yağa gel peynire gel, gel ablaa.”

Hüseyin yanlarına yaklaştı. İbram gülerek.

“Hüseyin sen bu oğlanı kasabaya çırak ver, bunda iş var.”

Hüseyin:

“Ee köyde işleri kim yapacak.”

Öğlene doğru işleri bitti, karınları acıkmıştı, helvacı destana gittiler. Tezgâhta duran beyaz önlüklü helvacı ustası helva kesiyordu, vitrinde sıra sıra dizili helvalar iştahlarını kabartmıştı, kimi kırmızı kimi kahverengi, sarımtırak renklerdeydi, üzerlerine mermer yerleştirilmiş masalardan birine oturdular.

Helva ekmek söylediler. O gün kasabanın pazarı olduğu için helvacı kalabalıktı, destanın köpük helvası da meşhurdu, köpük helvası çövenden yapılırdı, bembeyaz kar gibi yüzeyi olur, yüzeyin de minik kabarcıklar, baloncuklar oluşurdu. Onun için bu tatlıya köpük helva denilirdi, karınlarını doyurduktan sonra köye götürmek için hem tahin hem de köpük helva aldılar. Hüseyin, her zamanki gibi Gürcü köylerindeki hemşerilerinin çıktığı handa, ikindiye kadar vakit geçirip ikindiyi de İshakpaşa Camisinde kılıp köye döneceklerdi. Bazen de ikindiye kadar pazarı gezerler ihtiyaçlarını karşılarlardı.

İbram biz hana gidelim Yunus sende kapalı çarşıya Kâmil abine uğra bıraktığımız mallar için bir şeyler verir, onu al, sonra biz hesaplaşırız, dedi.

Ayrıldılar, Yunus kapalı çarşı da Kamil’in manifaturacı dükkânına vardı, içerisi kalabalıktı bir köşede beklemeye başladı Kâmil onu görmüştü.

“Yeğen hoş geldin gözümüz yolda kaldı baban nerede?”

Yunus:

“Kâmil abi işimizi bitirdik. İbram amcayla hana gittiler beni yolladı Kâmil abin ne verirse al biz sonra hesaplaşırız.” dedi.

“Tamam, sen şu iskemleyi çek kapının önünde otur işimizi bitirelim bakarız.”

Yunus iskemleye oturdu. Han bayağı kalabalıktı, gelen geçeni seyrediyordu, bir ara dükkân boşaldı. Kâmil Yunusu çağırdı.

“Gel bakalım.”

Çekmeceden içinde kuruşlar olan torba uzattı.

“Bunu al babana selam söyle haftaya hesaplaşırız.” Yunus torbayı aldı tam çıkacakken bir kadınla çarpıştı, döndü, yeşil iki gözle, Göz göze gelmişlerdi.

Kadın:

“Oğlum önüne baksana çiğneyeceksin bizi.”

İşte Gülce ve Hediye’nin Yunus’la tanışması böyle olmuştu. Hediye’yi görünce Yunus’un kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Hediye’de ilk defa gördüğü bu gence karşı bir şeyler hissetmişti. Yunus kapalı çarşının çıkışında bekledi. Gülce, Hediye’de köylerinden pazara gelmişler, pazarda işleri bitince, her köylü kadınları gibi Kapalı çarşıya gelip ihtiyaçlarını almışlardı. Yunus Gülce ve Hediye’yi takip etmeye başladı bir müddet sonra Hediye Yunus’u fark etti.

Bu hoşuna gitmişti. Gülce ’ye fark ettirmeden Yunus’a gülümsedi.

Yunus’a bir şeyler olmuştu, babasını hanı unutmuştu. Hediye nereye o da arkasından oraya ikindi olmuştu. Gülce ve Hediye kendi köylülerinin hanına girdiler. Yunus hanın kapısının önünde. Bir zaman sonra iki yağız atla Gülce ve Hediye hanın kapısından çıktılar. Hediye Yunus’u görmüştü, yine çaktırmadan gülümsedi, hanın ilerisindeki şose yola çıkan atlılar Gülce ’nin elindeki kamçıyı şaklatmasıyla ’deh!! deh!! Der demez dörtnala yola çıktılar arkalarında toz bulutuyla.

Yunus neden sonra kendine geldi sanki rüyadaydı. Babası, İbram amcası aklına geldi. ‘Eyvah’ dedi içinden. Yunus akıllı çocuktu hemen hana girdi. Gülce ’yi hediyeyi bir bir sordu hangi köyden olduğunu öğrendi. Hüseyin Yunus’a çok kızmıştı ama bir torba kuruşları görünce kızgınlığı bir az hafifledi.

O günden sonra Yunus perşembe günlerini iple çeker olmuştu. İlk görüşte vurulmuşlardı birbirlerine. Yunus’un han kapısında haftalarca beklediği olurdu. Hediye çok cana yakındı, birbirlerini uzaktan gördüklerinde tatlı bir heyecan duyuyorlar, yürekleri pır pır atıyor içlerine sanki ılık bir şey akıyor, dünyalar onların oluyordu.

Günler haftalar, aylar hızla akıp geçmiş, artık Yunus’la Hediye’nin arasındaki ilişki bakışları aşmış birbirleri için yanıp tutuşan iki aşığın kara sevdasına dönüşmüştü. Gizli gizli görüşmeye başladılar önce pazarda sonraları Kara kadı köyünde en son da İclaliye’de kimselere gözükmeden gece yarıları, bir süre sonra Yunus’la Hediye’nin aşkı duyuldu, herkesin bildiği ve konuştuğu bir olaydı artık bu. Gülce, göçten bu yana kendisine abilik amcalık yapan komşusu Şaban ağa, oğlu Mehmet ve Rıdvan’la bu konuyu konuştu.

“Şaban ağam kızı gendi gendine koysan ya halvacıya ya davulcuya köçer bu işe bi el atıver.”

Şaban ağa Rıdvan’la oğlu Mehmet’e, Hüseyin’i, ailesini, Yunus’u araştırma görevi verdi. Rıdvan Gürcü’ydü Hüseyin de Gürcü olunca Rıdvan’ın işi kolay oldu. Mehmet’te kasabada çarşı pazarda o bölgenin köylülerinin çıktığı handa araştırdı. Sonuçlar olumlu çıkınca Şaban ağa Gülce yi çağırdı.

“Kızım korkulacak bir şey yok iyi insanlarmış bizim gibi muhacir kendi halinde insanlar.”

Gülce:

“Ağam sen ne dersen o, hayırlısı olsun.”

Ertesi sabah Hediye’ye beklediği haberi verdi.

“Evle oldu hele yatiyen kalk bakalım, küçük tatlı alemeliğim (kiraz’) benim haydi git yavukluna haber ver elçüleri göndersinler, kız, kısmet açmak için üstünde sıcak mısır ekmeği kıracaktım ona bile fırsat vermedin.”

O zamanlar aynı köyde olan gençler bile birbirini tanımaz, görücü usulüyle evlenirken, Hediye ve Yunus’un aşkları, düğünü Gürcü köylerinde epey konuşulmuştu. Ahıska adetlerine göre iyi gün sayılan bir cuma akşamı Hüseyin karısı yakın akrabaları ve İbram ailesi ile Hediye’yi istemeye gelirler.

Gülce güzel bir sofra açmıştır, genel tanışma ve sohbetten sonra Hediye istenir Şaban ağa:

“Kısmetse,” der.

“Bu verdik.” demektir. Şerbetler içilir nişan günü belirlenir, şerbetten sonra düğün gününe kadar genelde cuma akşamları Yunus’un annesi babası gelin görmeye gelirler. Yunus’a da izin çıkmıştır. Nişan merasimi küçük bir düğün gibi geçer. Gülce namına yakışır bir nişan yapmıştır, her iki tarafta aldıklarını verirler. Buna urba götürme merasimi denir nişandan bir müddet sonra yine bir cuma akşamı oğlan evi kız evine düğün gününü tayin etmek için gelirler ve düğün şartlarını konuşurlar buna da kesim kesme denir. Bıldır sene yapılan nişandan sonra baharda düğünleri olur. Düğünden bir iki hafta önce teklifa denilen davetçi, köy ahalisini düğüne davet eder. Kına yakmak için oğlan tarafından birkaç kadın, kız evine gelir, kına ve hediyeler getirirler, türkülerle, manilerle geline kına yakılır, gelin ve anası acılı manilerle ağlatılır.

Aşrı, aşrı memlekete kız vermesinler

Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özledim

Hem annemi, hem babamı

Ben köyümü özledim

Annemin yelkeni olsa açsa da gelse

Babamın bir atı olsa da binse de gelse

Kardeşlerim yollarını bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özledim

Hem annemi, hem babamı

Ben köyümü özledim.

Aslında Trakya türküsüdür o bölgeye göç eden balkan muhacirlere aittir. İnegöl’e göç eden balkan göçerlerin köylerin de söylene söylene o yıllardan beri tüm yörede kına gecelerinin vazgeçilmez türküsüdür. Hala günümüzde kına gecelerinde gelin ve annesini ağlatmak için bu türkü söylenir. Düğün günü her iki tarafta misafirlerine yemek verirler. İkindi olmadan kız evine davul zurnayla gidilir, kız evinde imam nikâhı kıyılır.

Hediye bembeyaz gelinliğinin içinde beline kırmızı kuşak bağlı, başında kırmızı bir örtü ile evden çıkar. Hüseyin kapı da bekleyen komşuların küçük çocuklarına bahşişlerini verir. Gülce hediyesini kısrağı ile birlikte vermişti. Hediye atına binmeden önce gözyaşlarıyla Gülce ’yle vedalaşır.

Düğün olalı nerdeyse bir sene olmuş, Hediye’nin evlenmesiyle yalnız kalan Gülce ilk zamanlar çok sıkıntı çekmişti. Hediye’nin gebe olduğunu öğrenince çok sevindi, içi rahatlamıştı. İçinden dua ediyor, adaklar adıyor ‘Allah’ım inşallah erkek olur. Kasım’ımın ismimi koyup onun ismini yaşatırım’ diyordu. Gülce ’nin duaları kabul oldu. Hediye ve Yunus’un nur topu gibi erkek evlatları oldu. Gülce ’nin isteğini bildikleri için erkek çocuklarının ismini Kasım koydular. Gülce ’nin içi içine sığmıyordu. Nene olmuştu, her fırsatta Merzukiye ye gitmek istiyordu, torunu onun için küçük bir bebek değildi o torununda Kasım’ı görüyordu. Sonunda dayanamadı. Kızı damadına

- “Ben Eriklideki yerimi yurdumu satıp Kasım’ın yanına gelmek istiyorum.” dedi.

Kızı damadı dünürleri sevinçle karşıladılar bu olayı. Üzülen Şaban ağa, oğlu, gelini, oldular. Köyün bir bölümü Şaban ağa gibi üzüldüler ise de bir kısmı da deli karıdan kurtuluyoruz diye sevindiler bile. Yerlerini Şaban ağaya bıraktı. Şaban ağanın çocukları kardeşleri büyümüşler onlarında yanı başlarındaki bu yerlere ihtiyaçları vardı.

Şaban ağa:

“Gülce sen benim kızım sayılırsın ne zaman istersen, yapamazsan geri gelirsen yerler senin. Kızının yanında mutlu olursan da söz ver, bizi unutmayacaksın sık sık geleceksin.”

Gülce: “Ağam o nasıl söz sen bana abilik babalık yaptın, sen olmasaydın ben kadın başıma ne yapardım. Sen olmasan kurda kuşa yem olurdum.” Hüseyin dünürü için köyün en yüksek yerinden içine ekip biçeceği iki göz odalı bir ev yapacağı bir yer ayarladı. Gülce öyle istemişti. Aldıkları yer bütün ovayı, Yenice, Cerrah aşağı da ki Boşnak köylerini hatta açık havada Mudanya sahillerini bile gören kartal yuvası gibi bir yerdi. Hüseyin, İbram, damadı köyden bir iki ustayla hemen işe giriştiler, çatısına kiremit yerine tahta kullanıp, duvarlarını da aynı yöntemle birbirine geçme yoluyla kestane ağacından yaptılar. Evi iki odalı, bir mutfak ve kilerden oluşturdular, ufak bir ahır, birde hasat edilen mısırı, buğdayı korumak için ambar yaptılar, ambarı dört direk üzerine inşa ettiler.

Farelerin çıkmasını önlemek için her direğin üzerine tekerlek biçiminde tahtalar koydular bu geleneksel bir yöntemdi nerdeyse bütün Gürcü köylerinde bu yöntem kullanılırdı. Bahçesine dut, erik, elma, incir ağaçları gibi meyve ağaçları diktiler, bahçenin bir köşesinde kendiliğinden çıkmış fındıklık vardı. Gülce fındığından yararlandığı gibi fındık ağacının kabuklarından, köydeki Gürcü kadınlarından öğrendiği sepetler yapmaya bile başlamıştı.

İnegöl’e 93 macırı diye Kafkasya’dan gelen Gürcüler o dönemdeki Anadolu’da, en kalabalık nüfusa sahiptiler, İnegöl’de toplam 34 köyden oluşuyorlardı. Çerkez, Abaza. Ahıskalı. Boşnak, Macır köyleri azınlıktaydı. Göçmen köylerinde kendi dillerinin haricinde Gürcüce ikinci üçüncü dil olmuştu. Gülce ’de kısa zamanda Gürcüceyi öğrendi, bir zaman sonra onun Ahıskalı lığı unutuldu, köyün dışından tanıştıkları kimseler onu Gürcü sanıyorlardı.

Gülce her sabah yaptığı gibi evinden erkenden çıktı, başörtüsünün uçlarını biraz daha sıktı, ata binerken erkek elbiseleri giyiyordu üstünü başını tüfeğini fişekliğini düzeltti, ahırdan atının yularını tutup getirdi. Atının boynunu okşarken onunla konuşmaya başladı. Bugün kıran şelalesine gidecez nasibimizde varsa mantar toplayacaz akşama Kasım’ıma ziyafet var.

Gülce, mantardan çorba yapar, merki mantarlarını doğrar üzerine domates ya da salça katar kavurur, ardından bir çay bardağı sıcak su, karabiber, kimyon ve tuz ilave eder, tencerenin kapağını kapatır, ağır ateşte mantarlar yumuşayıncaya kadar pişirir, yiyenler sanki kuzu ciğeri yedik sanırlar.

“İstikamet kıran köyü, sonra da haydi Bismillah,”

Diyerek ayağını üzengiye geçirdi ve bir sıçrayışta atın üstüne yükseldi. Gülce başını geriye çevirerek özenle yaptırdığı evine sevgi ve gurur dolu bir bakış fırlattı. Evi ne kadar güzelse, aynı güzellikte tepeden ovaya baktı. İnegöl sis denizi içindeydi. Atını karşı ormanlardan çam kayın kokusuyla karışmış sabah serinliğini ve temiz havayı içine çekti, yaprakların üzerinde son dakikalarını yaşayan geceden kalma damlacıklara baktı ve arkasından atını sürdü.

Hayatı Mezrukiye, ormanları, ara sıra İnegöl pazarı, bazen de erikli ve Kara kadı arasında geçiyordu. Günler aylar, yıllar geçiyor, yaşlanıyordu. Mutlu huzurluydu sevdikleri yanındaydı ama her an bir şeyler olacakmış gibi içi pır pır da ediyordu. Bir iç çekerek geçmişe daldı. ‘Neredeeen nereye’ diye düşündü, insanoğlunun kaderi gerçekten tesadüflere bağlı hem de pamuk ipliğiyle, bir günde meydana gelen olay, kişinin tüm yaşamını etkiliyor. Memleketini, işini, eşini, çocuklarını, mezara kadar sürecek yaşamını belirliyor, sesli sesli Gürcüce moskofa gallavi bir küfür savurdu. İkindiye doğru mantarları topladı, epey merki bulmuştu, Hediye ‘nin evinin önünde torunu karşıladı.

Kasım:

“Aşkolsun nene.” Dedi.

Bugünde beni götürmedin.

Gülce:

“Sabah çok erken çıktım evladım seni uyandırmak istemedim.”

-Torunu ısrar ediyordu.

“Artık çocuk değilim nene bu yıl on dört yaşıma basıyom.”

Gülce gülümsedi.

“Tamam, oğulcan bir dahaki sefere söz o zaman sabah erkenden kalkar, sen beni uyandırırsın.”

Aşağıdaki Boşnak köyünün camisinin imamı erken davranmış yanık sesiyle ikindi ezanını okumaya başladı. “Allahüekber, Allahüekber” arkasından köyün imamının sesi ezana karıştı. “Allahüekber.” Kızı, damadı Kasım’ın kardeşleri de dışarı çıkmışlardı. Hep birlikte mırıldandılar.

“Aziz Allah cenneşananehü.”

Kasımdan sonra Hediye ve Yunus’un iki kız çocuğu daha olmuştu. Gülce için varsa yoksa Kasım’dı, gözü Kasım’dan başkasını görmüyordu. Tüfek tutmayı, ata binmeyi öğretmiş.

Ava, ormana beraber gidiyorlar, bu günlerde adı Kozlu ören o günlerde Kozlu viran olan köyde meşhur pehlivan kel Mehmet’in yanına yazları çırak vermiş sıkı bir pehlivan bile olmuştu. Kasım’da Gülce ninem diyor başka bir şey demiyor, bir dediğini iki etmiyordu. Bu arada memlekette ne oldu, neler oluyor birde ona bakalım. Bin dokuz yüzlü yılların başlarında Osmanlı topraklarında isyanlar başlamış, özellikle Yemen, Hicaz, Balkanlar ve Ermeni isyanları Osmanlı’nın başını iyice ağrıtıyordu, 1905’te Ermeniler ikinci Abdülhamit’e bombalı saldırı tertip etme cüreti bile gösterdiler. 1908’de ikinci meşrutiyet ilan edildi. Yine aynı yıl Bulgaristan prensliği resmen bağımsızlığını ilan etti. Avusturya, Macaristan İmparatorluğu Bosna Hersek’i ilhak etti. Girit Rumları adayı Yunanistan’a bağladıklarını ilan ettiler. 1909’da Ermeniler bu kez Adana’da isyan çıkardılar. Yine aynı yıl 31 Mart olayı patladı. İkinci Abdülhamit tahttan indirildi yerine beşinci Mehmet Reşat tahta çıktı, yine aynı yıl, meclis açıldı. 1910’da bu sefer Arnavutluk isyanı patlak verdi. 1911’de İtalya Trablusgarp ve Bingazi’yi işgal etti, bunun üzerine İtalyanlarla savaş başladı. İtalyan savaşını kaybeden Osmanlı Osi anlaşmasıyla on iki ada ve Rodos’u İtalyanlara vermek zorunda kaldı. 1912 balkan savaşı başladı, ikinci dönem meclisi mebusan toplandı. 1913’te Babıali baskını yaşandı, arkasından ikinci balkan savaşı başladı. 1914 dünya içinde dönüm noktası oldu. Avusturya Macaristan veliahttı arşidük Frans Ferdinant Saraybosna’da öldürüldü, bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı başladı. Aynı yıl alman savaş gemilerinin (Yavuz, midini) boğazlardan geçirilmesine izin verildi.

Bu gemiler Karadeniz’e açılıp Rus limanlarını topa tuttular, bu olayla birlikte Osmanlı Almanların yanında Birinci Dünya Savaşına katılmış oldu.

Aynı yıl aralık ve 1915 Ocak ayında Sarıkamış harekâtı, Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında Sarıkamış ve çevresinde gerçekleşen muharebeler olup Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri taktik hatalarıyla başarısızlıkla sonuçlanmış. Yüz bine yakın asker donma, hastalık ve çatışmalarda şehit olmuştur Rusya’dan sonra doğal olarak İngiltere ve Fransa’da savaşta düşmanımız olmuştu. 1915’te İngiltere Mısır’ı işgal etti, aynı yıl Çanakkale savaşları başladı. 1916’da Hicaz ve Mekke kaybedildi. 1917’de Sina ve Filistin cepheleri çöktü, yine aynı yıl Rusya’da Bolşevik İhtilalinin çıkması ve çarlığın sona ermesi. 1918’de ikinci Abdülhamit öldü, arkasından Sultan Mehmet Reşat’ın yerine Mehmet Vahdettin tahta çıktı, yine aynı yılda Bulgaristan Birinci Dünya Savaşından çekildi. Bulgaristan, Almanya, Avusturya Macaristan ve Osmanlıyla ittifak devletlerini oluşturuyorlardı. Osmanlı Bulgaristan’ın çekilmesiyle Almanlarla direk lojistik ve sevk ikmalini kaybetmiş oldu. Aynı yılın 30 Ekiminde Mondros mütarekesi imzalandı. Almanlar ve Avusturya Macaristan yenilgiyi kabul ettiler. Kasım ayında itilaf devletleri İstanbul önlerine gelip İstanbul’u teslim aldılar dört sene önce Çanakkale’de hezimete uğrayan itilaf devletleri ellerini kollarını sallayarak gemilerini boğazdan geçirip Sarayburnu önlerine demirlediler. 1919 Yunanlıların İzmir’i işgali ve batı Anadolu’da ilerlemesi, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal paşanın İstanbul hükumeti tarafından Anadolu’ya gönderilmesi, 23 Temmuz da Erzurum kongresi 4 Eylülde Sivas kongresi, 1920’de misakı milli, Sevr anlaşmasının imzalanması.

Mustafa Kemal paşanın Yunan ve yedi düvele karşı vatanı kurtarma harekâtının başlaması. 1906’larda 22 milyon olan Osmanlı nüfusu 1919’da 14 milyona kadar düşmüştü. İmparatorluğun sınırları dört milyon metre kare iken bir milyon metre kareye gerilemiş. Yunan işgalleri ile iç Anadolu’ya sıkışmış iyice ufalmıştı.

Osmanlının çöküşü: Osmanlı İmparatorluğu’nda idari kontrolü dünya savaşından önce ittihat ve terakki ele almıştı ve özellikle Enver paşanın Almanlara olan sempati ise sır değildi. Savaşa büyük ölçüde Almanya’nın stratejik, ekonomik ve siyasi gölgesi altında giren Osmanlı’da çöküş başlamıştı.

İttihat ve terakki üyelerinin çökmekte olan bu devleti ayakta tutabilmek için giriştikleri riskler ve aceleci kararları Osmanlının ittifak devletlerinin savaşı kesin kazanacakları üzerineydi. Savaş sonrası kazanan tarafta olup devleti tekrar ayağa kaldıracaklarına inanıyorlardı. İtilaf devletleri de ittifak devletleri de ittifakın içinde en zayıf noktanın Osmanlı İmparatorluğu’nun olduğunu biliyordu.

Almanya Osmanlı’nın doğuda, Afrika’da, cepheler açarak itilaf devletlerinin kuvvetlerini bölmeyi ve batıda daha rahat hareket etmeyi umuyordu oysa İngiltere Basra vilayeti üzerinde kolay bir şekilde denetim sağlamış itilaf devletlerinin gemileri Osmanlı kıyı bölgelerine saldırmış. Kafkasya ve Sina’da Osmanlı başarısızlığa uğramış Kudüs, Mekke, Bağdat düşmüş, bir tek Çanakkale’de destan yazmış o da savaş sonunda giremedikleri Çanakkale boğazından İstanbul’a tek mermi atmadan girmişlerdi.

Her ne kadar ittihat terakki savaşa Almanların yanında girmeye istekli iseler de Almanların başka bir hesabı da vardı. Milyonlarca Müslüman savaşta taraftı, Osmanlı’nın Almanların yanında savaşa girmesi Müslümanlar için önemliydi.

Osmanlı padişahlarının siyasi kimliğinin yanında elbette ruhani bir kimlikle, halifelik sıfatıyla bu milyonlarca Müslümanı savaşa seferber edebilirdi. Ama olmadı, Osmanlı kuşkusuz bir savaş makinasıydı savaşta doğmuş, güçlenmiş ve yine savaş yoluyla çökmüştü.

İşte Gülce hatunun ellili yaşlarının sonuna doğru Osmanlının durumu buydu. Şimdi yeni bir dönem başlıyordu. Milli mücadele yılları, birçok Anadolu şehrinde olduğu gibi İnegöl de milli mücadele döneminde Bursa ve İstanbul’a olan yakınlığı nedeniyle Yunan işgaline maruz kalan yerlerden birisi olmuştur. Özellikle 22 Haziran 1920 tarihinde Yunan ordusunun kıyı Ege’den hareketiyle birlikte Ekim 1920’de İnegöl işgale uğramıştır. Yunan harekâtı karşısında Bursa ve çevresinde bulunan Türk birlikleri ise daha güvenli olan Bozüyük, Ahı dağı hattına çekilmek zorunda kalmıştır. Bu tarihten sonra Yunan birlikleri İnönü savaşları ve Eskişehir, Kütahya muhabereleri sırasında İnegöl’ü işgal ederek İnönü mevzilerinde Türk birlikleri ile karşı karşıya gelmiştir. Ayrıca Yunan ordusu her geri çekilişte de İnegöl Kazancı üzerinden Bursa istikametine çekilmiştir. Coğrafyanın bu konumu nedeniyle İnegöl Türk milli mücadelesinde Yunan tahribatına en fazla uğrayan yerlerden birisi olmuştur.

Paris barış konferansında İngiltere Osmanlı devleti için düşündüğü planı gerçekleştirmek için batı Anadolu’da güçlü bir devletin özellikle de İtalya’nın bulunmamasını ve buranın Yunanistan’a verilmesini talep ediyordu. Neticede konferans sırasında İtalya’nın ve diğer devletlerin itirazlarına rağmen batı Anadolu ve önemli bir liman şehri olan İzmir’in Yunanistan’a bırakılmasına karar verildi.

Yunanistan savaş sırasında müttefik Devletlere yaptığı yardım karşılığının İzmir ödülü oldu. Yunanistan konferansta alınan kararı 15 Mayıs 1919’da uygulamaya geçirdi İzmir’i işgal etti İzmir’in işgali sonrasında Anadolu’nun birçok şehri gibi İnegöl’de bu olaya tepki gösterdi. 18 Mayıs günü İnegöl de işgali protesto etmek için beş bin kişinin katıldığı bir kınama mitingi yapıldı. Cuma günü yapılan bu mitinge köylerden de gelenler oldu. İnegöl halkı işgalin yakında kendilerine geleceğini biliyordu. Sessiz kalamazlardı, direnmeliydiler.

Özellikle köylerde milis kuvvetleri ve köylerini korumak için küçük küçük çeteler oluşturdular. Cerrah, Yenice, Edebey, Sırnaz gibi yerleşim yerlerinde gayrimüslimler özellikle Ermeniler vardı. Bu işgallerden güç alarak yüzyıllardır ekmeğini yediği suyunu içtiği bu topraklara ihanet edip azmışlar oluşturdukları çetelerle köylere saldırıyorlar. Yağma yapıp insanları öldürüyorlardı. İşte köylerde oluşturulan bu kuvvetler köylerini koruyor milislerle iş birliği yapıp Kuvayı milliye yardım ediyorlardı. Gülce hatunda İnegöl’deki mitinge katılmış, köylüleri direnmeye davet etmiş duyarlı köylülerden özellikle Kasım ve arkadaşlarından on beş yirmi kişilik bir kuvvet oluşturmuştu. Gençler Gülce hatunu dinliyorlardı. Gülce hatun ‘biz dedeleriniz amcalarınızla moskof gâvurundan çok çektik. Vatanımızı bırakıp geldik sakın ha! Siz bizim gibi yapmayın vatana hep birlikte sahip çıkalım. O zaman Anadolu bize sahip çıktı, şimdi gidebileceğimiz yerimiz yok.

8 Temmuz da Yunan Bursa’yı işgal etti. Bu işgalden sonra Yunan 15 Temmuz da ilk defa İnegöl’ü de işgal etmek istedi. O sırada İnegöl’de bin başı Sait Bey emrinde ve yerli kuvvetler bulunuyordu.

Gazhane önlerine kadar gelebilen düşman İnegöl’e sokulmadı. Yerli kuvvetlerin kahramanca dövüşmeleri karşısında düşman Doma köy sırtlarına püskürtüldü.

Bu çarpışmada birçok milli kahramanımız şehit oldu. Arkasından saldırılar durmamış sonunda İnegöl işgal oldu. Bu işgalde önemli olan Yunanın Kazancı cephesini kurmasıdır. Bu cephe Kozlu ören köyünden başlayıp Baba sultan ve yukarısına çıkan dikenli çitle çevrilmişti. 6 Ocak 1921’e kadar bu sıkışan alanda defalarca çatışmalar olmuş, en sonunda 6 Ocakta Yunan ikinci kez İnegöl’ü işgal etmiştir. 6 Eylül 1922 tarihine kadar Yunan işgalinde kalan İnegöl bu süreçte büyük mezalimler yaşamıştır. Yunan ordusu hemen he- men her taarruzda ve çekilişlerinde İnegöl topraklarını kullanmakla kalmayıp sivil halka da zulüm yapmış ve halkı ekonomik açıdan da zararlara uğratmıştır.

Bunun yanında İnegöl’deki yerli Rum ve Ermeniler işgali fırsat bilerek bölgedeki Müslüman köylere saldırıp gasp ve yağmada bulunmuşlardır. Köylerden erzak yiyecek maddeleri ve hayvanları alıp götürmüş, götüremedikleri malzemeyi de yakmışlardır.

Gülce hatun kurduğu milis ekibine “cveneburi” adını vermişti. Gürcüce “bizim, bize özgü, bizden” anlamına geliyordu. Kısa sürede yörede nam salmışlardı. Rum Ermeni çetelerine aman vermiyor, çevre köyler dâhil bölgeyi koruyorlardı. Gülce hatunun kartal yuvası evinde toplanıp kararları orada alıyorlardı. 6 Ocak işgalinde İnegöl’de Yunan tarafından aranan bazı kişilerin kaçırılması işini hallettiler.

İşgalden sonra İnegöl’deki kuvvetler geri çekilince Çolak İbrahim Bey Hüsnü beye yirmi beş kişilik akıncı müfrezesi komutanlığını vermişti, görevi, Kozlu Ören ve Baba Sultan cihetinde yunanı gözetlemek açık havalarda Ulu dağın zirvesinden Mudanya limanını gözetlemek İnönü’ye haber ulaştırmak ve çeteleri düzenli hale getirerek yunana zayiat verdirmekti.

Gülce hatunun çveneburu çetesini Hüsnü Bey, İnegöl’deki bazı önemli kişilerin güvenli yerlere kaçırılması ve düşman çetelerinle yaptığı mücadeleden tanıyordu. Gülce hatunla irtibat kurdu, müfrezesinin karargâhını Merzukiye köyüne Gülce hatunun yokuştaki son evine kurdu. Çevenburi ve Hüsnü beyin müfrezesi bir akşam Merzukiye den ayrıldılar. Yunanlılara Kazancıda pusu kurdular, düşmanın çektiği dikenli telleri söküp askerlerin geçeceği yolda çukur köprü mevkiine barikat kurdular, bu köprüden geçen kuru dere yatağında siper aldılar. Gülce hatun siyah pantolonu üzerinde siyah elbisesi şalının üstünde beresi o yaşına rağmen ceylan çevikliği ile siperin bir önüne bir arkasına geçip talimatlar veriyordu. Düşman konvoyu gözüktü, her şey sakin ve sessizdi, uzaklardan bir baykuş sesi duyuldu. Gülce Kasım’a döndü

“Uğursuz mendebur,” dedi.

Yeşil gözleri fıldır fıldırdı. Gülce ’nin sesini kafile duymuştu. Yoldaki barikatı fark ettiler, paniklediler ama onlar için çok geçti, gecenin sessizliğini mavzer sesleri bozdu. Yunanlılar çil yavrusu gibi dağıldılar, neden sonra mevzi alıp ateş etmeye başladılar, on beş Yunanlı asker öldürüldü, on beş yirmiye yakın askerde karanlıktan yararlanıp kaçtılar. Gülce Kasım, arkadaşları ve Hüsnü Beye döndü.

Alnında iki kaşın arasında kurşun olan üç asker var onlar benim. Hüsnü Bey şaşırmıştı. Ne diyor bu kadın dedi içinden cesetlerin yanına vardılar, altı araçta imha edilmişti. Mavzerler, fişekler, el bombaları, süngüler hatta bir adet top ele geçirilmişti. Askerlerin cesetlerini yan yana sırt üstü diz diler. Hüsnü Bey elinde fenerle cesetleri incelemeye başladı gerçekten de iki asker alnının ortasından biri sol gözü nün üzerinden vurulmuştu.

El konulan malzemeler garp cephesi komutanlığına yollandı. Çatışmada Hüsnü beyin müfrezesinden iki er yaralanmıştı. Yaralılar akıncı köyüne gönderildi, işleri bitmişti, geldikleri yoldan Merzukiye’ye çıktılar. Çukur köy baskınını haber alan Ermeni Rum işbirlikçiler çevrede ün salmış çete başı Marko’a haber verdiler. Markos çetesiyle beraber Çukur köprü baskınının olduğu Kazancıya vardılar. Ölmüş Yunan askerlerinin üstünde, başında ne varsa çıkardılar, çırılçıplak neferleri ayaklarından tek tek ağaçlara astılar, bu görüntüyü sergilemekte maksatları, Doma köyü yağmalayamadıkları için öç almaktı. Nitekim baskını Doma köylüler yaptı diye Bursa’daki Yunan alay komutanlığına haber verirler, alay komutanı hatırı sayılır bir birlikle yüz başı Kosta’yı görevlendirir.

“Yüzbaşı Kosta askerlerimin intikamını al doma köyü yak!!! Taş üstünde taş bırakma.” Diye emir verir.

Kosta birlikleriyle Doma köyü basar.

Yüz elli, iki yüze yakın köylüyü köyün camisine tıka basa doldurtur, üzerlerine kapıyı kilitler, yarım yamalak Türkçesiyle;

“Vre hainler, alçaklar. Hadi askerlerimizi öldürdünüz niye ağaçlara asıp işkence yaptınız, askerlerimize bunları kimler yaptıysa dışarı çıksınlar.”

Köylüler şaşkın bir şeyden haberleri yok, biz yapmadık deseler de yalvarsalar da. Kostanın içi intikam ateşiyle yanıyor. Askerlerine emir verir.

“Hayde vre yakın köyü!’

Camiyi de ateşe verirler. Köylülerden dışarı çıkmak isteyenleri otomatik tüfeklerle tarayarak öldürürler. O gün Doma köy yüz elliye yakın şehit verir. Bugün bizim şehitler diye bildiğimiz köy aslında Doma köydür. Milli mücadeledeki şehitlerinin anısına ismi şehitler olmuştur. İnegöl’de bu olay duyulunca infial yarattı. Hüsnü Bey, Gülce hatun, çveneburiler çok üzüldüler. Gülce hatunun evinde toplandılar.

Hüsnü Bey sonuçta askerdi, nice savaşlar görmüş, Çanakkale’de siperlerde göğüs göğüse düşmanla savaşmıştı. Ama bu başkaydı kendilerini biraz suçlu görüyorlardı. Hüsnü Bey

Keşke öldürdüğümüz askerleri gömseydik. dedi. Gülce hatun evet biraz da olsa biz sebebiyet verdik, silahsız masum insanları öldürmek bu kahpe yunana yakışır, ama ant olsun o masum insanların intikamını alacağım. O Markos itini kendi ellerimle öldüreceğim. Kahpe yunanın kadınlara ve kızlara yaptıkları tecavüzün üzerinden yüzyıllar geçse kendilerini biz Türklere affettirmek için her şeyi yapsalar bunu başaramayacaklar.

Çveneburu’ler intikam yemini ettiler.

Çete başı Markos olmak üzere gayri Müslim çeteler İnegöl ve çevre köylerde iyice azıtmışlardı. İnegöl ve Bursa’daki Yunan birliklerine yapılan şikâyetleri Yunan yetkileri duyumsamazlık tan, görmemezlikten geliyorlardı, Hoca köy, Çeltikçi ve İsa ören gibi ova köylerinde kadınları köy meydanına toplayıp anadan doğma kalana kadar soyuyor, çırılçıplak halde kocalarının katledilmesini izlemeye zorlanıyor. Sonrasında kadınlara, kızlara toplu tecavüz ediyorlardı, kadınların küpelerini almak için kulaklarını, bileziklerini almak için bileklerini, yüzüklerini almak için parmaklarını kesiyorlardı. Mezit boğazındaki köylerde de yaptıkları baskınlarda erkekleri iple bağlayıp yatırarak kurbanlık koyun gibi kesiyorlardı. Direnenleri kurşuna dizip karısının, kızının ırzına geçiyorlardı. Bir seferinde Çitli köyünde ırzına geçtikleri bir kızı yaraladıkları bir ata bağladılar. At can havliyle oradan oraya koştukça kız parçalara ayrıldı. İnegöl içinde de Yunan askerlerinin bu çetecilerden farkı yoktu, hamile kadınların karınlarını deşip ceninleri dışarı çıkarıyorlar. Emziren annelerin meme uçlarını kesiyorlardı. Süleymaniye mahallesinde zabıtlara da geçen olayda Yunan askeri nişanlı bir kıza tecavüz edip öldürmüş. Nişanlısı da bu üzüntüye dayanamayıp intihar etmişti. Bir ara o kadar ileri gitmişlerdi ki erkek çocuklarına annelerine, bacılarına tecavüz etmeye zorluyorlar, yaptıramayınca çocukların erkeklik organını kesip süngülüyorlardı, binlerce masum kız Yunanlıların eline düşmektense kurşunla, süngü ile ateşle ölümü tercih ediyordu. Çarşı hamamından çıkan kadınlara sarkıntılık yapıyor, peçelerini yırtıyorlardı. Yunan askerleri ahalinin evlerine girip pek çok kıymetli eşyayı gasp edip evlerini yakıp yıkmışlardı.

İkna olmayan “resmi tarihin bir parçası” bulan. İnanmayanlar için bu satırları da bizatihi işgalciler, işkenceciler, tecavüzcülerle soydaş olan yabancı bir “kadın” gazeteci Berthe G. Gvlisten: Bilecik bir felaket ve acılar diyarı. Tecavüze uğramamış kız ve kadın kalmamış, biraz ötede kızını kurtarmak isterken kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı.

Bu çetelerin oluşmasında, Yunan askerlerinin zalimliklerin de İstanbul’daki fener Rum Patrikhanesinin de büyük rolü vardı. Fener Rum Patrikhanesi çeteleri teşkilatlandırıp silah ve cephane yönünden destekliyor. Kültürel etkinlikler düzenleyerek Rum ve Ermenileri Osmanlıya karşı ayaklandırıyordu. Yunan askerlerinin yaptığı vahşice katliamları meşru görüyor destekliyordu. Gayrimüslimlerin Osmanlı tebaası olmalarına rağmen özellikle Rumların Yunan ordusuna yazılmalarını, ordu için erzak ve nakli yardım etmelerini sağlıyordu. Bu faaliyetlerde İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından ciddi ciddi destekleniyordu.

Birde yerli işbirlikçiler vardı. İstanbul’daki damat Ferit Paşa hükumeti yanlıları, Bursa’da evkaf müdürlüğü yapan hafız İsmail Hakkı (lastikçi kadı) bunlardan biriydi. İnegöl’de ve diğer ilçelerde adamlarıyla yunanla iş birliği yapıyor, muhbirleri vasıtasıyla Bursa ve ilçelerinde bir sürü vatanseveri yakalattırıyordu. Bunun yanında bu toprakları vatan belleyen devlete sadık gayrimüslimlerde vardı. Yerli milis kuvvetlere Yunan ve çeteler hakkında bilgi veriyor, her konuda yardım ediyorlardı. Yenice ve Cerrahta çveneburulerin bilgi aldığı gayrimüslimler vardı. Gülce hatun Makrosu adım adım izletiyor, bir açığını kolluyordu.

1921 yılının son günleri gayrimüslimler İsa’nın doğuşunu yani noeli kutlamak için hazırlık yapıyorlar. İşgal altındaki memlekette zulüm ve eziyet devam ederken Hristiyan tebaa evlerini süslemiş, ışıklandırmış, mükellef sofralar hazırlıyorlar, yiyip içecekler. Gülce hatunun beklediği haber nihayet yenicedeki muhbirinden gelir. Markos ve adamları Yenice Cerrah arasında bir bağ evinde âlem yapıp noeli kutlayacaklar. Gülce hatun ve çveneburiler hemen hazırlık yaparlar. Doğa beyaza büründüğünde sonsuz bir sessizlikle kuşatılır dünya, dağların ovaların vadilerin içinde köyler beyaza gizlenir. Merzukiye’den çıktıklarında bembeyaz bir rüyanın içindeymiş gibi ilerlemeye başladılar. Bu sene kış erken gelmiş, bölgede sert geçiyordu, dar ve karla kaplı yollardan aşağı inerken kimi yerler kırt kırt ses çıkarıyor kimi yerlerde buz tutmuştu. Gülce hatun atının yularını daha dikkatli çekti, ağzından buhar çıkararak.

“Çok dikkatli olun,” dedi.

Sert bir rüzgâr çıktı, ağaçların üstünde biriken karları savurdu. Görüş mesafesi iyice kısalmıştı, uzaktan kurt ulumalarına aşağıdaki köyden köpekler cevap verdi. Bağ evi cerrahta yaşayan ipek tüccarı Terzi yan ailesine aitti. Çiftlik köyünün yanından aşağıya dereye indiler. Dere onları bağ evine götürecekti, bağ evini görecek şekilde bir tepenin ardında pusuya yattılar. Uzaktan da olsa buziki, keman, zurna sesleri duyuyorlardı. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş, sesler azalmıştı. Eve biraz daha yaklaştılar. Bahçesinde kocaman bir ateş yakılmış, ateşin etrafında üç beş çeteci şakalaşıyorlar. İçlerinden biri tuvaletini yapmak için ayrıldı, çvaneburilerin yakınındaki çalılığa girdi.

Gülce hatun Kasım’a sessizce, “Yakalayın,” dedi.

Çete elemanı zil zurna sarhoştu. Oturma pozisyonundayken ne olduğunu anlayamadı bile. Kasım ağzını kapatıp boğazına bıçağı dayadı. Sürükleyerek saklandıkları yere getirdiler, çete elemanını bıçak boğazına girdi girecek, içerde ne olup bittiğini, kaç kişi olduklarını içerde Markos’un olup olmadığını çete elemanına bülbül gibi öttürdüler. Yeniden planlarını gözden geçirdiler. Çete elemanına kazancıda Yunan askerlerini Marko- sun astığında ‘ordamıydın’ diye sordular. Evet, yanıtını alınca, çete elemanının boğazını kurbanlık koyun gibi kestiler, tamamı ahşap olan bağ evinin etrafını sardılar. Azda olsa Rum’ca müzik sesi, naralar, nidalar içerden gelmekteydi. Önce ateşin başındakileri hakladılar, aniden evin kanatlı kapısını tekmeyle ardına kadar açtılar. Evin salonunda idare lambaları ve yanan ocağın alevleri aydınlatıyor, Markos ve adamları çalgılar eşliğinde çengi oynatıyorlardı, çetenin tamamı sarhoştu.

Gülce hatun her zamanki gibi siyah elbiseler giymiş, yüzü siyah peçe ile kaplıydı. Gülce hatun, Kasım ve arkadaşları içeri girince eşkıyanın hepsi buz kestiler, hiçbiri duvarda asılı olanlar şöyle dursun yanlarında duran mavzerlerine bile davranamadılar. Gülce hatun ve çveneburiler karşısındaydı. Markos ve adamları büyük küçük bütün dillerini yutmuş gözleri fal taşı gibi dışarı fırlamış haldeydiler. Gülce hatunun erkek gibi kalınlaştırdığı sesi bağ evinin duvarlarını çınlattı.

“Ulan palikarya enikleri Türk köylerinde korumasız insanları soyup soğana çevirir, onlara zulüm ve tecavüzlerinin zaferi diye mi?”

Burada âlem yapıp çengiler oynatıyorsunuz. Yunanın İzmir, Bursa İnegöl’ü işgal etmesiyle şımarıp bu toprakların efendisi mi olacağınıza, aklınız mı kesti. Nankör kefereler.

Zulüm yapamadığınız, diş geçiremediğiniz Doma köye iftira attınız. Bu mu Hristiyanlık, birde sözde Hz. İsa’nın doğumunu, noeli kutluyorsunuz İsa A.S. size böylemi emrediyor. Ölmüş Yunan askerlerine eziyet edip çırılçıplak ağaçlara astınız, sonra bunları Doma köylüler yaptı deyip Bursa’da Yunan alayına şikâyet ettiniz, onlarda bunun intikamını Doma köylüler yaptı zannedip masum insanlara işkence yapıp öldürdüler. Şimdi ben sizin gibi köçeklere nasıl avrat gibi oynatılacağını gösterecem. “Soyunun hepiniz” çalgıcılara döndü. Biraz önce çaldığınız gıygıyları çalın bakayım. Çengilere de;

“Siz dışarı çıkın orada bekleyin.” Dedi.

Ocak başında bulunan ekmek, yufka pişirmede ve yer yemekleri için kullanılan altı yedi sacı işaret etti.

Şunları dışarıdaki ateşte iyice ısıtın, sonra salonun ortasına koyun, emrini verdi.

Nihayet Markos’un dili çözülür.

“Ağam etme eyleme biz ettik sen eyleme bağışla bizi.”

“Ulan Türk düşmanı Markos seni artık bütün Rum Kiliseleri, eğer bu akşam dua ettiysen duaların bile kurtaramaz, dışarıdaki çengiler gibi yaltaklanma.”

İkişer üçer çete elemanlarını kızgın sacların üzerine çıkarıp kestane gibi pişirdiler. Markos’u tek başına sacın üstüne çıkardılar, aşağı indikçe tekrar tekrar sacın üstü ne çıkardılar taki bayılana kadar. Uzun sürmedi bağ evinden gruplar halinde yükselen mavzer sesleri karanlığı deler gibi civardaki ormanlar ve köylerde yankılandı. Çengilerin verdiği habere göre gün ağardıktan çok sonra, gene de korka korka bağ evine girebilen civardaki Türk ve Rum köylüler yarı yanmış bağ evinin içinde Markos ve adamlarının çırılçıplak cesetlerini irkilerek izlemek- ten, salonun duvarına kömürle yazılmış yazıyı geç fark ederler.

Rum ve Ermeni dölleri, vatana ihanet edenler ve Türk ahaliye eziyet çektirenler, iftira atanların. Akibeti burada yatanlar gibi olacaktır, çveneburiler.

Bu olay çevre köyler, İnegöl hatta Bursa Yunan alayında duyuldu. Zulüm, işkence, taciz ve tecavüzler bir anda bıçak gibi kesildi, bu olay çevre köylerde özellikle Gürcü köylerin de çveneburi adı altında yeni milisler oluşmasına yol açtı. Ahı dağı ve Bozüyük’teki Kuvayı Milliye de de bu olay memnuniyetle karşılandı. Çveneburiler gayrimüslim çetelerin korkulu rüyası olmuştu. Çok geçmeden Bursa’daki Yunan alayı bu konu için yine yüz başı Kosta ’yı görevlendirir. Çveneburiler ve Gülce hatun bu haberin istihbaratını almışlardı. Kosta ’nın köye baskın yapma ihtimaline karşı köyde birkaç gözcü bırakıp karargâh olarak kullandıkları Gülce hatunun evini boşaltıp kıran köyü tepelerinin ardındaki Yörük köylerine çekildiler. Düşündükleri gibi Kosta hatırı sayılır bir kuvvetle Merzukiye, Çiftlik, Esen köyü bastı. Çveneburileri bulamayınca köylülere bildik işkenceleri yapıp Gülce hatunun evini yaktı.

“Köylülere, Vre!! Çveneburiler. Yerin dibine girseniz sizi bulup kardeşim Markosun intikamını alacağım,” dedi.

Kara kış ortasında yapılan yolculukta Gülce hatun hastalandı. Ateşler içinde yanıyordu, gözcülerden gelen bu haberi Kasım Gülce anasına söyleyemedi. Yörük kadınlarının şifalı otları kaymakları balları birkaç hafta sonunda Gülce hatunu biraz rahatlatmıştı. Kasım olan biteni anlattı. Gülce hatun çok üzüldü. Tekrar yataklara düştü, yerinde duramıyordu. Çveneburileri topladı.

“Şu soysuz Yunan tohumu Kosta ya Gülce hatunun evini yakmak nasıl olurmuş gösterecem onu da Markos gibi cehenneme yollamazsam bana da Gülce hatun demesinler.” dedi.

Kasım: “Anam güzel anam sabret hele bir iyileş havalarda açsın bakarız çaresine.”

Gülce hatun Nuh diyor peygamber demiyordu. Kostanın en büyük zevki İnegöl pazarının kurulduğu perşembe günü, yanına aldığı üç beş askeriyle pazarda caka satmaktı. Pazarı boydan boya gezer, pazarda pazarcılara, özellikle köyden gelenlere sataşır, karşı gelenleri halkın gözü önünde falakaya yatırırdı. En son beylik hanında Ermeni kuyumcu Artin’in yanına uğrar, hava güzelse beylik hanının yoğurt pazarına bakan kapının önününe hazeren sandalye ve ağaçtan yapılmış bir masa çıkarırlar, tömbeki eşliğinde kahvelerini yudumlarlar, bazen de domino oynarlar, tabi askerler ve beylik hanı esnafı seyircileri eşliğinde. Gülce hatun iki hafta o hasta haliyle yoğurt pazarına köylü kadın kılığında peynir yağ getirdi. Kosta nın her hareketini en ince ayrıntısına kadar gözlemledi, planlar yaptı.

Nisanın ortalarıydı artık bahar gelmişti. En sonuncusu ve en uzun süren Yunan işgali 10 Temmuz 1921 günü başlamış, neredeyse dokuz aya yaklaşmıştı. Yunan zulmüne dayanamayan yerli halktan da dağlara çıkanlar olmuştu.

Bunlardan biri de topal Osman’dı. Topal Osman Gülce hatunun iki hafta boyunca perşembe pazarına gelmesine yardımcı olmuş, Kostay ’ı, askerlerini, kuyumcu Artin’i o göstermişti. Osman, yunanın ilk işgali sırasında gazhane önünde yunanla çarpışmaya giren yerli kuvvetlerin içindeymiş. Ayağından Yunan kurşunuyla yaralanıyor, bu yaralanma sonunda aksamaya başlıyor, bundan sonra ona topal lakabını takıyorlar, çocuklarına da topal oğulları diyorlar, ilerde sülalesi bu lakapla anılıyorlar.

Topal Osman’ın kahramanlıklarından dolayı soyadı kanunu çıkınca da torunları Topal oğulları soyadını alırlar.

O perşembe günü pazara çveneburuler, Topal Osman, arkadaşları ve Gülce hatun tebtili kıyafetle gelirler. Silahlarını yoğurt, yağ peynir, sebze ve meyve sepetlerinin içine saklarlar. Atlarını en yakın Karlıova hanında hazır tutarlar. Kosta hep yaptığı gibi pazarı boydan boya elinde kamçısını şaklata, şaklata gezer bir iki pazarcıyı her zamanki gibi azarlar, beylik hanında kuyumcu Artin onu beklemektedir. Hava sıcak ve güzel, limonata gibi, serin serin hafif rüzgâr esiyor. Hanın bahçeye bakan tarafına masa ve sandalyeleri çıkarmış nargileleri ısmarlamış. Domino torbasından domino taşlarını masanın üzerine dökmüştü, askerleriyle Kosta pazarın köşesinden gözüktü, selamlaştılar.

Kosta Ermenice;

“Barheev! Artin” dedi.

Artin eğilerek önce Türkçe;

“Merhaba,” sonra Rumca;

“Kalimara Kosta kalimara Kosta”

“Söyledin mi Kahveleri?”

Artin:

“Söyledim vre! Nargilelerde gelir şimdi. Baştan söyleyeyim bu sefer seyircilerimizde var. Komşuları da çağırdım.”

Az sonra kahveler geldi, domino taşlarını dizmeye başladılar, beş altı esnaf da sandalyeleri masanın etrafına çekip oturdular, altı yedi askerde ayakta. Kosta’yla Artin’in domino oyunun heyecanına kapılmışlar. Arada sıra da komutanlarına tezahürat bile yapıyorlar. Hana giren çıkan, pazardan dönen halktan kişilerde durup bu hararetli oyuna bakıyorlar.

Gülce hatun ekibiyle işaretleşti.

“Tam zamanı,” dedi.

Topal Osman’ın koluna girdi, iki köylü gibi masaya yaklaştılar, bu arada ekip hanın etrafını sarmıştı. Masa ve etrafındaki askerler hiçbir şeyin farkında değiller.

Yalnız yoğurt pazarındakiler bir şeyin olacağını hissetmişler şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlardı. Topal Osman kalabalığı yararak Kosta ’nın yanına kadar yaklaştı. Koska’nın elindeki nargilenin marpuşunu çevik bir hamleyle aldı hortumu boğazına doladı. O ara da Gülce hatun şalvarında sakladığı hançerini çıkardı. Topal Osman Kosta ’nın boynuna doladığı marpuç hortumunu sıktıkça sıkıyordu, herkes şaşkındı.

Gülce hatun:

“Allahüekber,” diyerek

Hançerini Kosta ’nın boğazına sürdü. Kosta ’dan bir böğürtü geldi, bir anda ortalık kan gölüne döndü. Çveneburiler ilk atışlarında üç askeri devirdiler. Ortalık bir anda ana baba gününe döndü, silah sesleri bağırışlar çağırışlar yandım anam diyenler. Gülce peçesini çıkardı. Can çekişen Kosta ’ya çimen yeşili gözlerini dikerek.

İyi bak Kosta canavarı, benim adım Gülce hatun çveneburilerin anası, canımı yaktın sabrettim, yanacağın gün geldi. Doma köylülere ettiğin eziyet ve evimi yakmanın cezasını böyle köpek gibi ölerek çekeceksin. Yere uzanmış iki seksen Kosta ’nın etrafı ölen yaralanan insanlarla doluydu. Pazardaki halk bu olaya sessiz sedasız seyirci olmuş, şaşırıp kalmıştı. Topal Osman, adamları, çveneburiler ve Gülce hatun hızla Karlıova hanına koşmaya başladılar. Arkalarından toparlanan askerler ateş açtılar. Birkaç çveneburu ve Topal Osman’ın adamlarından yaralananlar oldu.

Topal Osman aksayan ayağıyla onlar gibi koşamıyordu, arkada kalmıştı, arkadan yetişen askerler Topal Osman’ı oracıkta arkasından vurarak şehit ettiler.

Hazır atlara binen çveneburi, Topal Osman’ın adamları ve Gülce hatun hızla pazardan çıkıp daha önce belirledikleri güzergâha at sürdüler, kaçış istikameti İsa ören üzerinden Bedre köyü oldu.

Bedre köyünde Güllük mahallesinde Ahıska Türkleri vardı yaralıları onlara teslim ettiler, tekrar yola çıkıp Bozava yaylasından dağ ardına vardılar.

İne göldeki Yunan birliği neden sonra olayı öğrenir. Hemen çok sayıda asker takıyorlar peşlerine. Nerede bulacaklar Gülce’yi onlar yel gibiydiler, yatsı namazına doğru, Sorguna vardılar, oradan da Koca Kovacık, Düvenli yoluna saptılar. Düvenliye az kalmıştı, gökyüzünde dolunay vardı, birbirlerini seçebiliyorlardı, bir ara Gülce hatunun attan düştüğünü fark ettiler. Kasım hemen yetişti, attan düşen Gülce hatunun yanına gitti. Gülce hatun yüzükoyun yerde yatıyordu. Kasım, Gülce hatunu ters çevirdi, başını koluna yasladı. Gülce hatun kendinde değildi. Dudaklarından gelen kan boynuna kadar yayılmıştı.

Kasım:

“Gülce anam ne oldu sana,” diye haykırdı. Vücudunu sarstı. Gülce hatundan ses yoktu. Nefesini dinledi yaşıyordu, hemen bir sedye yaptılar. Kasım adamlarına döndü.

Hemen koşun varın köye hazırlık yapsınlar.

İki adamı atlarını dörtnala sürdüler, köye vardıklarında köyün koca karıları hazırlık yapmışlar. Gülce hatunu bekler buldular. Hemen bir odaya aldılar. Gülce hatun ateşler içinde yanıyordu, zaten hastaydı, tam iyileşmemişti. Bu yorucu yolculuk onu çok yıpratmıştı. Koca karılar şifalı otlardan ilaç yapıp sabaha kadar başından ayrılmadılar. İki gün sonra öğlene doğru Gülce hatun gözlerini açtı, çok bitkindi, suratı bembeyazdı ilk işi su istedi. Kasım’ı sordu. Kasım hemen geldi yattığı yer yatağına çömeldi. Gülce hatunun elini tuttu.

“Nasılsın aney” dedi.

Gülce hatun gülümsedi, zoraki boğuk bir sesle,

“İyiyim oğulcan yalnız içim yanıyor,” dedi.

Bu olay İnegöl’de olduğu kadar Bursa ve çevre illerde de duyulmuştu. Bursa’daki Yunan alayı İnegöl’e hatırı sayılır bir kuvvet göndermiş. Köylere baskınlar çoğalmış, zülüm bir kat daha artmıştı. Çveneburiler, dağ taş aranıyor, izini sürüyorlar baskınlar yapılıyor. Kasım ve adamları dağ ardında Yörüklerin yaylalarında bir oradan bir oraya saklanıyorlar. Bazen ufak çaplıda olsa çatışmalar oluyor, Yunan çoğalmadan zirvedeki mağaralara çıkıyorlar. Genelde geceleri Yörüklerin obalarına inip ihtiyaçlarını gideriyorlardı, bu durum zaten hasta olan Gülce hatunu da etkilemiş hastalığı artmıştı. Kasım gizlice Merzukiye ye üç adamını gönderip annesi Hediye hatunu aldırmıştı. Gülce hatun hediyeyi görünce çok sevinmişti. Hediye Gülce hatunun bütün ihtiyacını karşılayıp ona çok iyi bakmaya başlamıştı. Gülce hatun bir gün kaldıkları obaya Kasım’ı çağırttı.

Kasıma “Oğulcan Gülce anan bundan daha iyi olmaz. Artık vakit geliyor, günlerim sayılı, duyuyoruz, Mustafa Kemal paşa bir şeyler yapacak, yakında taarruz var deniliyor. Yunanı bu topraklardan kovacak savaş yakın bu böyle olmaz sizin gibi yiğitlere Kuvayı milliye de ihtiyaç var. Git kardeşlerinle Kuvayı milliye katıl, memleketi bu Yunan şerefsizlerinden kurtarın. Ben beklerim, benim yanıma öyle gelin kanınız bu vatana feda olsun, bana ve Hediye’ye Yörükler bakar.”

Koynundan eskimiş yanları işlemeli üzerinde g. k. yazan bir mendil çıkardı.

“Buna iyi bak bu mendili deden Kasım’a cepheye giderken vermiştim. Savaşta Erzurum’dan Gortuban’a asker arkadaşıyla göndermişti. “Bir ah çekti.”

“Dara düşersen bizleri özlersen bunu kokla. Kasım dedenin Gülce ananın kokusu üzerinde, bu mendil seni bütün kötülüklerden korur. Bu mendili sakın kaybetme ilerde çocukların torunların Gülce ananın hatırası bu mendille, bizi unutmayıp bize hayır duası etsinler.”

Çveneburiler İnegöl’de oluşturulan milis kuvvetlerinin en büyüğü üç yüz kişilik milli tabura Hüsnü beyle haber gönderdiler.

Mezit boğazında buluşup Kasım’ın önderliğinde çveneburiler tabura ilhak ettiler. İnegöl milli taburunun haricinde milli müfreze, Firuz Bey Müfrezesi, Yetim İbrahim Müfrezesi, Edebeyli İzzet Bey Müfrezesi, Hüsnü Bey Müfrezesi hepsi Kuvayı Milliye ye katıldılar. İnegöl içinde de Kuvayı milliye teşkilatında emeği geçen İnegöllüler Hüsnü Güven, Yeniceli Mehmet Ali, Fahri Bey Hafız Vahit, Şişko Hüseyin Hacı Şevket, Laz İsmail, Vehbi Efendi. Bunlar Kuvayı milliye oluşması için canla başla çalışmışlardır.

Bu tarihten 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkomutanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruza uzanan yaşananlara bir bakalım. 1922 yılının nisanında Ankara Hükumeti Mustafa Kemal’in başkanlığında doğu ve güneydoğudan Fransız ve İtalyanları atmış. En son 13 Nisanda Söke ve çevresini işgalden kurtarmış bu bölgedeki birliklerini batıya kaydırmıştı. Bu hamle Büyük Taarruzun ilk işaretleriydi. Mayıs ayında mecliste başkomutanlık kanunun süresini ikinci defa üç aylık daha sonrada süresiz uzattı. Haziran ayı Moskova ile görüşmelerle geçti. Ruslar yunana karşı yapılacak bir savaşta ciddi yardım sözü verdi. Ve yerine getirdiler Mustafa Kemal büyük taarruz için meclisten onay aldı. 6 Ağustos’ta batı cephesi komutanı İsmet Paşa ordulara gizli olarak taarruz hazırlık emrini verdi. 13 Ağustos’ta genelkurmay karargâhı Ankara’dan batı cephesine hareket etti.

25 Ağustos Mustafa Kemal Paşa Başbakan Rauf Beye orduların yarın taarruza başlayacağını bildirdi. 26 Ağustos saat beş buçukta Büyük Taarruz başladı. 27 Ağustos Afyon kurtuldu. 30 Ağustos Dumlupınar’da başkomutanlık muharebesi kazanıldı. 1 Eylül 1922 Mustafa Kemal paşanın başkomutanlık emri “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz dir ileri” deklare edildi. 2 Eylül Yunan başkomutanı Trikopis Çal köy civarında esir alındı. Eskişehir kurtuldu. 4 Eylül Söğüt, Kula kurtuldu. 5 Eylül Bilecik, Bozüyük kurtuldu.

Şükrü Nail Paşa başkomutanlık meydan muharebesinden sonra birlikleri ile batıya yöneldi.

1922 yılının 1 Eylül sabahı bozguna uğrayan düşman hızla geriye çekilmeye başlar, mürettep süvari tümenimiz 6 Eylül 1922 Çarşamba günü sabah saat beşte Mezit Tahta köprü yolu ile İnegöl’e hareket eder üçüncü kolordu komutanı Şükrü Nail Paşa da aynı gün Çitliye gelir. İnegöl’deki milis kuvvetleri ile birleşirler.

Bütün köyler Yunanlılarca yıkılmış köprüler yıkılmıştı. Kuvayı milliye ordusunun geldiğini duyan Yunan Bursa doğrultusunda kaçmaya başlamıştır, saat on bire doğru keşif bölüğünden alınan raporda İnegöl’ün geri alındığı, düşmanın Kazancı, Aksu istikametinde bir yere çekildiğini öğrenirler. Keşif bölüğüne hemen Kazancıya doğru ilerlemesi emri verilir. Tümen önünde Yarbay Abdurrahman Nazif Gürman olmak üzere öğle vakti hal- kın coşkulu karşılamasıyla İnegöl’e girerler. Daha sonra üçüncü kolordu komutanı Tuğgeneral Şükrü Nail Paşa İnegöl’e gelirler. On yedi otuzda İnegöl’den Bursa şosesi üzerinden hareket ederek geceyi Akhisar köyünde geçirirler. Yunanlılarda Kazancı ve Aksuya çekilmişlerdir. 7 Eylül 1922 sabahından itibaren üçüncü kolordu beşinci tümen porsuk müfrezesi ve İnegöl milis kuvvetleri Kazancıya taarruz ederler. 9 Eylül de düşman mevzileri geri çekilir.

10 Eylül 1922 sabahı birinci kolordu birlikleri Bursa’ya girerler. Bu arada bir gün öncede İzmir kurtarıldı, düşman denize döküldü. Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgalinde Türkiye büyük millet meclisi kürsüsü siyah bir örtü ile kapatılmıştı. 10 Eylül de orduların Bursa’ya girmesiyle bu örtü kaldırıldı, bir gün sonra 11 Eylül de Bursa tamamen Yunan işgalinden temizlendi. Eylül sonuna kadar Anadolu’da bir tek kurtarılmamış yer kalmadı. Ekimde İstanbul, Trakya geri alındı. Ekim ortasında Mudanya mütarekesi imzalandı.

İnegöl’ün işgalden kurtulmasında yüz atmış iki şehit bir o kadarda Gazi bu memleketin kurtarılması ve haremine düşmanın kirli elinin değmemesi için canı bildikleri, sevdikleri vatanına kendilerini feda etmişlerdir.

Her karışı şehit kanıyla sulanan bu kutsal toprakları emanet edenleri daima minnetle anmak en kutsal görevimizdir.

Bu arada erikli köyünde yaşayan Şaban ağa hakkın rahmetine kavuşmuştur, oğlu Mehmet babası gibi köyün ileri gelenlerinden, sözü dinlenen biriydi. Gülce hatunun, Kasım’ın, çveneburilerin yaptıklarını biliyordu. Çveneburilere özellikle İnegö de Kosta’yı öldürdükten sonra, Yunandan kaçtıkları dönemde zaman zaman köyde, köyün yaylasında misafir etmiş, saklandıkları zirvedeki mağaralarına erzak, giyecek götürmüş. İnegöl’deki milislerden aldığı bilgileri ulaştırmıştı eylülün başı olmasına rağmen eriklide havalar soğumuş, gündüzler kısalmış geceler uzamış, güneş erken batar olmuştu, daha az ısı ve ışık verir, serin yağmurlu ve rüzgârlı günler yaklaşmış kış mevsiminin habercisi, ağaçların yaprakları sararmaya ve dökülmeye başlamış, etrafta otlar ve çimenler kurumuştu. Her sonbahar biraz hüzünlü gelir ama bu sonbahar sanki ilkbahar gelmiş gibi insanlar mutlu, sevinçli, umut dolu çünkü iki yıla yaklaşan Yunan işgali bitmiş İnegöl Yunan zulmünden kurtulmuştu.

Gülce hatun ve Hediye Yunan tehlikesi geçtiği için köylerine dönmek istemiştiler. Gülce hatun dönüş yolunu uzatsa da ısrarla Erikli ’ye uğramak istemiş,

“Dünya gözüyle evimi, yakınlarımı görmek istiyorum belki bir daha göremem, helalleşeyim.” demişti.

Erikli ’ye Mehmet ağaya haber salındı. Mehmet ağa hazırlıklar yaptı. Gülce hatun, Hediye ve birkaç Yörük gencini Bozova yaylasında karşıladı. Mehmet Gülce hatunu tanıyamamıştı, güzeller güzeli yosun gözlü Gülce hatun gitmiş, soluk benizli, avurtları çökmüş bir deri bir kemik ihtiyar bir nineyle karşılaşmıştı. At arabasının arkasına yatırmışlar, Mehmet elini öptü sarıldı.

“Nasılsın Gülce anam,"

Gülce arabanın içinde Hediye’nin yardımıyla oturdu.

“İyiyim Mehmet can iyiyim. Hoş biliyorum insana rahatlık yok hepsi birer imtihan buda bizim imtihanımız Allah bizlere başka dert vermesin, diğer yandan insan eti çok ağır biliyorum, böyle uzun yaşamak sinir bozucu, canım yanıyor, Kasım’ımı göreyim. Herkesle helalleşeyim, sıkıldım artık, Kasım’ım Gortuban’ın ormanlarında beni bekliyor onu fazla bekletmeyelim.”

Mehmet ağa:

“Öyle deme ana daha çok işimiz var torunun Kasım’ı everecez, boy boy torunların olacak.”

Gülce hatun gözlerini kapadı. Hediye:

“Mehmet ağam anamın aklı bir geliyor bir gidiyor. Bir müddet bir şey hatırlamaz.”

‘Karakadı ’dan Rıdvan eşi çocukları, Mehmet eşi çocukları Hediye Gülce hatun eski günlerdeki gibi yine beraberdiler, hınkaller, ayran çorbaları keteler yapılıyor uzun sonbahar geceleri sohbetler gece yarılarına kadar sürüyordu.

Ortam Gülce hatuna da iyi gelmişti. Mehmet ağa İnegöl’e haber salmış. Kasım’ı arattırıyor. Gülce hatunun Erikli’de olduğunu, Gülce hatunun onu görmek istediğini bir an önce gelmesi gerektiğini söylüyordu.

Kasım, İnegöl’ün kurtuluşunda Şükrü Nail Paşa komutasındaki üçüncü kolorduya katılmıştı. Şükrü Nail Paşa 10 Eylül gecesinden itibaren tüm Bursa’yı Yunan işgalinden kurtarmıştı. 11 Eylül sabahı artık Bursa’da Yunan yoktu. Kasım bu ordunun içinde İnegöl’den katılan milis kuvvetleri ile birlikte bir aya yakın Bursa’da kaldı. Hüsnü bey komutasındaki birliklerle İnegöl’e döndü. Mehmet ağanın haberi Kasım’a ulaştı. Kasım çveneburilerden bulabildiği arkadaşları ile vakit kaybetmeden Erikli’ye yola çıktı. Vardıklarında hava kararmıştı, Mehmet ağa kapıda karşıladı. Gülce hatunu evin ikinci katında camın kenarında bir yatağa yatırmışlar, uyuyordu. Hediye oğlunu görünce sevinçten bir çığlık attı.

“Yavrum aslanım hoş geldin,”

Kasım anasına sarıldı, onların bu gürültüsüne Gülce hatun uyandı, duvarda asılı idare lambasının titrek ışığında.

“Hediye ne oluyor bu gürültü ne gelenler kim.”

“Yok, bişey aney hele bir soluklan seni doğrultayım bakalım gelenleri tanıyacak mısın?”

Kasıma döndü.

“Alıştıra alıştıra söyleyelim yoksa yüreğine iner kalbi dayanmaz.”

Kasım’ı asker elbisesi içinde alacakaranlıkta tanımamıştı.

Mehmet oğlum zabitler niye gelmiş. Sustu. Bir müddet sonra titrek bir sesle.

“Hediye bu zabitler Kasım’ımdan haber mi getirmişler, yoksa yoksa Kasım’ıma bir şey mi oldu.”

Kasım daha fazla dayanamadı. Başındaki kalpağı çıkardı.

“Anam güzel anam, benim Kasım’ın yunanı bu topraklardan kovmadan gelme demiştin ben kimin torunuyum. Gülce hatun sözünü tutarda Kasım tutmaz mı? İnegöl, Bursa her bir yeri düşmandan temizledik. Yunanı Mustafa Kemal Paşa İzmir’de denize döktü. Bende, çvaneburilerde, Hediye anam, Yunus babam kardeşlerimde bibim, Mehmet ağa. Rıdvan ağa herkes bur da bundan sonra üzülmek yok. Sende bir an önce iyileşeceksin yine ata binecez, ormanlara gidecez, av yapıcaz.”

Yatağından doğrulamayan zor konuşan aklı gelip giden çökmüş, hasta Gülce hatun Kasım’ın sarılmasıyla birden canlanmıştı. Yatağın kenarına oturdu, başındaki çemberi düzeltti. Sarı benizi gitmiş, yüzüne kan gelmiş, çimen yeşili gözleri fıldır fıldır. Bir daha seni sonsuza dek göremeyeceğim sana sarılamayacağım ellerini tutamayacağım diye çok kork- tum, nefesini yakından hissedemeden, sana kavuşamadan öleceğim diye çok endişe ettim.

Dolu dolu gözlerle bakıştılar. Sonra yükleri ağır geldi, ıslandı yanakları, ellerini uzattı.

Gülce:

“Bana ver ellerini,” dedi.

Gülce ‘nin zayıf elleri Kasım’ın iri canlı ellerinin arasında kayboldu. Kasım sonsuzluğa dokunur gibi olmuştu. Yumuşacıktı sonsuzluk, bembeyaz, sıcacık, ağır ağır Gülce Kasım’ı göğsüne yaklaştırdı, başını sonra, soluğunu teninde hissediyordu artık. Sıkı sıkı sarıldı, saçlarını öpüp kokladı. Uzun uzun maddenin ve varlığın ötesine geçmiş gibiydiler o sırada yağmur yağmaya başladı. Eliyle ayaktakileri işaret ederek.

“Oturun,” dedi.

Yeryüzü bütün masumların olsun, doya doya yiyebilirsiniz. Onu, özgürlük, yaşamak için önünde diz çöktüğümüz ne varsa sizin olsun, gökyüzü benim, şu gözlerimin boylu boyunca uzanan sonsuz mavilikte. Anadolu’nun her bir köşesinde bir yığın insan toprağını ve inancını korumak adına can alıp can verirken her acıya bir felakete ve her haksızlığa yetişmek zaten mümkün değil. Acıyı felaketi ve haksızlığı ancak bizleri yaratan Rabbim bilir, bizim yapmakta olduğumuzda açık bir yaraya rengârenk ve hep kokulu merhemler sürmekti.

Gülce‘nin hatırasına ismini çocuklarında, işyerlerinde yaşatan torunlarına selam olsun.

Uçurumun kenarındayım Hızır

Güzelliğin zulme çaldığı sınır başım döner. Beynim sulanır el etmez gel etmez. Gülcem uzaktan dolanır.

Uçurumun kenarındayım Hızır. Gülce bir davet

Mecaz değil; Maraz değil, Gülce bir afet; Peri değil, Huri değil

Gülce beyaz sihir; Gülce ölümsüz, naz Buram buram zehir, Yar yüzünde infaz

Bir gamzelik rüzgâr yetecek. Ha itti beni. Ha itecek Güzelliğin, zulme çaldığı sınır.

Uçurumun kenarındayım Hızır.