“Bir takım mekteplerimiz var; birçok şeyleri öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çabalıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız?” Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur
Zamanın çok ötesinden sorulmuş bir soruydu bu.
Tanpınar, eğitimle memur üretme arasındaki zehirli ilişkiyi 1940’larda fark etmişti.
Ne acıdır ki, biz hâlâ aynı yerden devam ediyoruz.
Değişen sadece kitapların kapağı, sistemin adı ve sınavların şekli oldu.
Bugün okullar, çocuklara meslek değil —hayal bile kurdurmuyor.
Bir öğrencinin “uzaya gitmek istiyorum” dediği yaşlardan,
“herhangi bir üniversite olsun yeter” dediği yılgınlığa sürüklendiğine bizzat tanık oldum.
Çünkü ben bir öğretmendim.
Anaokulunda gözleri ışıldayan çocuklar, liseye geldiğinde sönüyor artık.
Hayallerinin yerini yalnızca “kazanmak” alıyor.
Neyi kazandığının önemi yok.
Yeter ki sistemin “olur” damgasını alsın.
Günümüzün üniversiteleri, bir kriz üretim merkezine dönüşmüş durumda.
Evet, herkes “üniversiteli”… Ama kimse ne okuduğunu bilmiyor.
Herkes bir bölüme “kayıtlı”… Ama mezun olduğunda o işle ilgisi yok.
Diploma, artık bilgiye değil; sadece zorunluluğa işaret ediyor.
Saygınlık, geçerlilik, hatta bazen insanlık bile bir kâğıdın ardına gizleniyor.
Bir zamanlar Anadolu Lisesi mezunları üç yabancı dil bilirdi.
Bugün üniversite mezunları, Türkçeyi bile zor konuşuyor.
Ezberin, testin, sınavın çarkında bir kuşak daha öğütülüyor.
Ve biz hâlâ bunu “reform” diye yutturuyoruz.
Dahası da var…
Her sokağın başında bir özel okul var artık.
Her apartmanın zemin katında bir “kolej.”
Ama bilgi yok.
Eğitim yok.
Donanım yok.
Bir dönem vardı…
Bir şehirde en fazla iki özel okul olurdu.
Onlar da seçilmiş, kaliteli eğitim veren, 8 kişilik sınıfları olan yerlerdi.
Zaten devlet okulları öyle donanımlıydı ki kimse özel okula ihtiyaç duymazdı.
Çünkü o zamanlar öğretmen olmak bir kimlikti.
Okul, bilgi ve kişilik inşa eden bir mabetti.
Bugünse özel okullar, öğrenci dersten geçsin de yeter diye düşünen ticarethanelere döndü.
Devlet okulları ise göçün etkisiyle kalabalıklaştı, niteliği düştü, itibarını kaybetti.
Artık diploma var ama donanım yok.
Sertifika var ama fikir yok.
Her yerde üniversite, her yerde özel okul; ama her yerde birikimsizlik.
Eskiden “okumuş insan” kavramı saygı uyandırırdı.
Şimdi bu cümleyi bile kurarken tereddüt ediyoruz.
Çünkü eğitim sistemimizde herkes geçer not alıyor,
Ama hiç kimse hayattan geçer not alamıyor.
Gerçek şu:
Asıl kriz eğitimdedir.
Eğitim düzelmeden iş dünyası düzelmez.
İş dünyası düzelmeden ekonomi nefes alamaz.
Ve ekonomi nefes alamazsa, insanlar da yaşayamaz.
Ama önce çocuklarımızın gözlerindeki o ışığı geri getirmeliyiz.
Çünkü bir ülke geleceğini umutla kurar —ezberle değil.
“Hayal kuramayan bir nesil, sadece sınav kazanır ama hayatı kaybeder.”
FrauAdymn
Kalemim, sistemin çöküşünü yazıyor.