Bu günde sizlere yaşanmış bir olayla merhaba deyip sonrasında yazıma devam etmek istedim. Haydi, gelin şu olayı sizlere aktarayım:

Yıl 1974 bizim Doğu Otelde zaman, zaman ilginç tipler kalır ve onların yine ilginç hikayeleri ile gece geç saatlere kadar oturup onların bu güzel muhabbetlerine pür dikkat kulak verirdik. Nede olsa o tarihlerde henüz televizyon yayınları yok. Sadece TRT’nin radyo yayınları var. Çok güzel arkası yarın dizilerinin yer aldığı programlar ve haberlerin ağırlıkta olduğu bir yayın akışı ile radyo dinleyicisine ulaşılmaktaydı.

Her neyse bizim otelin salon kısmında müşteriler oturup hem çaylarını yudumlar, hem de tatlı sohbetler yaparlardı.

Bir akşam yine bu sohbetlerden birinde bizim otelin neredeyse müdavimlerinden olan üç av meraklısı Bekir, Mustafa ve Cevdet abartılı av maceralarını ballandıra, ballandıra anlatmaya başlamışlardı.

Bekir Ağabey Terekeme idi ve Çıldır İlçesinin güzel yöresel lehçesi ile herkesi güldürürdü. Yukarıda belirttiğim bu üç avcı arkadaş Sarıkamış İlçesi ormanlarında kışın koyun Ağıllarına musallat olan aç kurtları avlamak için kuşanmış ormana dalmışlar.

Daha önce hiç ayı görmeyen bu üç kafadar, birkaç kurt yuvasını kontrol ettikten sonra karlar içinde kocaman bir hayvanın hareketsiz yattığını görür, üç avcı aralarında sesli konuşarak bunun ne olduğunu dair fikir yürütürler. Cevdet bilirkişi edası ile:

“Arkadaşlar kurt desem bu kadar büyük olmaz! Olsa, olsa bu bir fil!” Mustafa alaycı bir gülüşle:

“Yok deve! Oğlum burası Afrika mı? Yoksa Hindistan mı? Ne işi var filin burada?” Bekir ağabey cesaretli yatan bu devasa hayvana yaklaşır. Yerde yatmakta olan bir ayı yavrusu olduğunu görünce diğerlerine bağırarak:

“Ola gelin, gelin bu bir ayı!” diğerleri de Bekir’in yanına gelip, ayı yavrusunu inceler. Cevdet hayretle.

“Yahu bu ne büyük ayı balası? Bu ayıyı nasıl büyük bir dişi ayı balalamış?” Bekir daha da bir bilgiç:

“Ayı dediğin bed Canavar! Balaladı, baladı!”

Birçoğumuz sıra dışı olaylara şahit olmuşuzdur. Hatta gördüğümüz bu sıra dışı olayları hayretle izlerken belki de birçok yorumla bu merakımızı gidermeye çalışmışızdır. İnsanoğlunun fıtratında olan merak çoğu zaman çok büyük buluşlara ve icatlara neden olmuştur. Şayet insanoğlu meraklı bir varlık olmasaydı bugün dünyada yapılan bunca buluşlarda ortaya çıkmayacak, ilkel bir toplum olmaya devam edecekti. Ancak, fazla merak da insanların başına olmadık olaylar getirir. Bu anlatacağım olay da gerçekten yaşanmış ilginç bir yaşanmışlık. İstanbul’da Ok Meydanı’nda elektrikçi dükkanım vardı. Burada çok iyi tanıdığım ve samimi olduğum, Allah Rahmet etsin bir Erzurumlu Servet ağabeyim vardı. Bir gün benim dükkanda muhabbet ederken, o da bana başından geçen bir olayı anlattı. Servet’in çok meraklı bir yapısı vardı ve bu merakı yüzünden bir gün Çağlayan da bulunan Musevi mezarlığında akşam hava kararınca yeni toprağa verilmiş bir kişinin ne durumda olduğunu merak edip mezarı yeniden kazmaya başlamış. Bunu fark eden mezarlık bekçisi polisi arayarak Servet ağabeyi yakalayarak emniyete götürüyorlar.

O dönemlerde de mezar soyguncuları gündemde olduğundan Servet’in de mezar soyguncusu olduğunu sanıp, Servet’i hayli sıkıştırmışlar sürekli:

“İtiraf et mezardaki mevtanın ziynet eşyalarını mı çalacaktın?” şeklinde sorulara Servet’i iyice hırpalamışlar. Üstelik anarşik olayların had safhada olduğu bir dönem! Sonunda Servet:

“Ya memur ağabeylerim, ben gerçekten hırsız falan değilim! Ben bu gayri Müslimlerin öldükten sonra neye döndüklerini merak ettim! Bunun için mezarı açtım. Ama baktım bu gayri Müslim’in de senin ve benim çimi biri olduğunu cördüm. Tam mezarı kapatacaktım ki, aha o bekçi beni görmüş sizi çağırmış. Başka bir amacım yoktu. Hepsi bir merak yüzündendi!"